Acıyacak canın, pişmanlıklar çökecek düşüncelerine, pembe bulutlu ütopyalarına karanlıklar hükmedecek. Altın sarayın paslanmaya başlayacak, küf tutacak güzellik aynaların. Kapıların gıcırdayacak, attığın her adımda çürüyen mermerlerin hassaslığı bozacak yürüyüşünü. Gözyaşların eşlik edecek adımlarına, kelimelerine, düşüncelerine.

Kuş tüyünden yapılmış yastığın bozacak güzellik uykunu, yaşlılık çökecek her saniyesinde hücrelerine, ruhun ağır gelecek bedenine. Heybetli sarayının balkonuna çıkacaksın, rengarenk krallığının karabasanlara nasıl teslim olduğunu göreceksin, aşağıya bakacaksın belki çözümdür diye, yanıldığını anlayacaksın saniyeler sonra. Yine gireceksin odana, daha da kapanacaksın sarayına. Halkının karanlığın içinde toza dönüştüğünü düşündükçe mezar olacak yatağın. Uykuya dalacaksın, güzellik değil, ölüm uykusu. Çünkü uyuduğunda daha da çökecek krallığın, daha da kararacak sokaklar. Son meşale söndüğünde yerle bir olacak ülken ve senin bedenin çürümemiş, ruhun teslim olmamış olacak tanrıya. Senin cehennemin, göz yumduğun karanlık olacak halkının küle dönmüş vücutları arasında. Attığın her adımda içinden bir şeylerin eridiğini fark edeceksin, anka mucizesi gerçekleşmeyecek insanların için. Yapabildiğin tek şey, olduğun yerde dizlerine kapanıp ölümü beklemek olacak. Zaman geçecek, rüzgarlar esecek bir ses duyacaksın. Azrail olması için dua ettiğin o ses, o ses kurtarıcın olacak senin. Seni, karanlığa gömülmüş ülkenden çıkartacak kişinin sesi olacak. O kadar çaresiz kalmış olacaksın ki dost mu düşman mı düşünmeden sarılacaksın o insana. Yeni bir krallığa gideceksin, belki gök kuşağı süslemeyecek sokaklarını, bulutları pembe olmayacak eskisi gibi. En azından karabasanlar gezmeyecek sokaklarda, en azından içine çektiğin nefeste halkının külleri gitmeyecek ciğerlerine.

Çınar
10 Şubat 2018

Gözlerin puslu bir tablo sanki. Öbek öbek sislerin altında iki ceylan dans ediyor. Şu ürkek, biraz utangaç, sevimli, nazlı mı nazlı olan ceylan sensin pek aşikâr. Diğeri de ben olmalıyım. Gözlerimde, yanında ceylan olmanın verdiği muhrik mes’utluk. Yüreğimde cılız bir umut ışığı. Umuduma ışık tut. Yolsuzluğum yolum, huysuzluğum huyum olmasın. Sev beni! Hem sevmek güzel şey demiş biri. Kimim dediğinin ne önemi var. Sevmek diyorum sevmek. Ya da daha açık konuşayım, gözlerin diyorum. Gökkuşağının her renginden almış nasibini. Sarı, pembe, mor, mavi…

Mavi mavi bakınca, deryam oluyorsun. Beni o deryanın enginliğinde bile isteye boğuyorsun. Sarı sarı bakınca, güneşim oluyorsun. Isıtıyorsun, eritiyorsun yüreğimde buz bağlamış her bir köşeyi. Pembe pembe bakınca, bülbülü âh’a salan gül oluyorsun. Açıyorsun gönül toprağımda, çoraklığıma aldırmadan açıyorsun. Mor mor bakınca, Yaradanın muhteşem sanatı ancak ömrü 24 saatle sınırlı bir kelebeğe dönüşüyorsun. Uçuyorsun gökyüzümde uçuyorsun kanatlarında beyaz benekler.
Ama…
Ama sen ölüyorsun. Her kanat çırpışında aleyhine işliyor zaman. Yelkovan almış başını gidiyor. Durmuyor. Akreple yelkovan bizi ayırmak için yarışa tutuşmuşlar sanki. Apansız bir sancı saplanıyor bağrımın ortacığına. Ama… Ama ölme… Lütfen ölme içimin sen şarkısı, can şenliğim, çocuk yanım. Hem sevmek güzel şey demiş biri. Gel sev beni. Gel de ”el” olmaktan çıksın sıfatın. Gel de can ol bana canan ol. Gel de yürek iklimime beşinci bir mevsim ol. Kökleri yüreğime salınmış koca bir ağaç ol. Ama hiç dökme yapraklarını. Hazana özenme. Bilirsin sevgililer hep o mevsimde döker gözyaşlarını. O yüzden hazan olma sen. Hazana özenme.
Yazar: Meryem Gülseven
Çınar
10 Şubat 2018

Ne kadar akıllı olduğunuzu düşünürseniz düşünün, ne kadar güçlü ve iradeli olduğunuzu birisi çıkıp sizi kör edebilir. Bu birisi sizden akıllı değildir, sizden güçlü veya daha iradeli değildir. Ama bir şekilde sizi kör etmiştir ve siz ne kadar kendinizi kral zannetseniz de kralınız o olur. Hatta öyle bir kral olur ki, yaptığı zulümlere direndiğinizi sanarken aslında boyun eğersiniz. Siz katı kurallar çıkardım sanırsınız, kurallarınıza uyduğunu söyler fakat kendi kurallarıyla hareket eder ve takip edemezsiniz. Sonra kurallarınıza uymadığı için boynunu vurmaya kalkarsınız, gözünden iki damla yaş akıtır ve cellada “DUR!” emri verirsiniz. Bu emir merhamet olarak adlandırılır halk tarafından fakat kimse bilmez ki yaptığınız en büyük hatalardandır. Tek seferlikti, tekrarı olursa vururum başını dersiniz kendi kendinize, varın görün artık her seferinde böyle ilerler. Başını vuramadığınız kişiyi sürgünlere gönderirsiniz, tekrar dönemeyeceği sürgünlere… Sonra dayanamaz, açık bir kapı bırakırsınız krallığınızda. O kapı ki, sadece o kişinin girmesi için bırakılmıştır. O kişi girdiğinde tekrardan kapanır kapılar, tekerrür eder tarih.

Çok sefer celladın önüne gönderirsiniz ve her seferinde “Dur!” emri verirsiniz. Bu emir ilk zamanlar kasvetlidir, sonraları merhametli, sonraları ise aciz. Çünkü bilirsiniz ki her emirde biraz daha yıkarsınız otoritenizi. Biraz daha bilirsiniz kanunlarınızın ayaklar altına alınacağını. En sonunda acı gerçeği kabullenirsiniz. Eskiden cellattan korkanın artık giyotini umursamadığını. “Senin boynunu vuracağım kadın!” dersiniz, umursanmaz. Çünkü bilinir ki celladın önünde boyun eğse de “Dur…” emri gelecektir. Fıtrat gereği insanoğlunun yapısında vardır bu, suçlu cezasını çekmezse suç oranı artar. Suç oranı arttıkça otorite zayıflar sonrasında ise başa suçlu geçer.

O yüzden en kötü şeydir gözleriniz varken görememek, kulaklarınız varken duyamamak, gücünüz varken kullanamamak. Daha doğrusu yanlış kişiye edilen merhamet. Bunların tek sebebi ise, evrende kime sorarsanız sorun alacağınız tek cevap, aşktır. Aşkla başlayıp sevgiyle devam eden bir ilişkidir tek sebebi. En azından sizin öyle sandığınız. Kısacası, yüzlerce gözünüz olsa da, bunları kör etme gücü olan birisi gerçeklerden uzaklaştırır sizi, tutarsızlaştırır ve tahtınızdan eder.

Şanslıysanız eğer, gün gelir ve yeniden “VURUN KELLESİNİ!” dersiniz kasvetli şekilde. Her şey tekerrür edecek sanar, celladın önüne giderken bile size laf yapar, umursamaz. Çünkü yeniden bir “dur…..” emri gelecek diye düşünür. Bu da, bu da onun en büyük hatası olur işte. Cellat giyotini hazırlarken akıtmaz iki damla göz yaşını, sürekli “dur…” diyecek nasılsa, “Güç bende, vuramaz kellemi.” diye düşünür. Giyotini kaldırır cellat, Kral’a bakar emir için, kafasını sallayarak onay verir kral, zor bir karardır, aynı zamanda çok geç kalınmış. Ardından kellesi alınacak kişi anlar o anda giyotinin ineceğini. Giyotinin ensesine ineceği bir saniyelik zamanda anlar tüm hatalarını, yaşar tüm pişmanlıklarını. Ama çok geçtir artık, artık herkes kendi hayatını yaşayacaktır. Alınmıştır kelle, bitmiştir zayıflık.

Çınar
2 Şubat 2018
Dik Duruşunuzu Eğrileştirirseniz Sırtınıza Binen Çok Olur

Ne oldu? Bugüne kadar ders çıkarttığım, defalarca ders çıkartmama rağmen her seferinde yeniden yaptığım bir hata; dik duruşumu eğrileştirmek. Sevda insanı kör eder derler, beni kör değil kambur etti. En azından sevda sevda diye ortalıkta gezinirken sırtımda çıkan kamburu “Olsun be arkadaş, seviyoruz nasılsa, o kadar da taviz verelim.” diye diye sivilce boyutundan koca bir volkana çevirdim. İşin komik kısmı ise, volkan patlayana kadar içine odun atan insanlar, volkan patladığında “Hayır volkan patlamamalıydı, neden patladı, böyle olmamalı, ben ona odun attım ama o yanmamalıydı.” demeye başladı. Önce odun atıp sonra yanışımdan şikayetçi olanlar da tutuşunca ateşlerini gözyaşlarıyla dindirmeye çalıştılar, çalışıyorlar ki kime ne fayda?

Sabır taşı değil neticede, odunla beslersen elbet bir gün patlardı. Ara ara yanmaları kendiliğinden sönse de “akıllı” olacak ve odun atmayı kesecektiniz ki patlamasın, eee, yapacak bir şey yok artık. Volkan patladı, odun atanlar ise patlamanın saçtığı lavlar ile yanmaya başladı.

*Kendi bindiğin dalı kesmek* de denilebilir. Neden?

Çünkü seni taşıyan bir dala sürekli ama sürekli vurursan o dal belirli bir zaman sonra gövdeden kopar. Eee, dal koparsa dala binen ne olur? Düşer, bir taraflarını incitir. Ağlamaya hakkı var mıdır peki bunu yapanın? Yoktur. Ufacık olsun ağlamaya hakkı yoktur. Neticede bindiği dalı kesme aptallığını yapmıştır ve ceremesi de düşmektir. Düştüğünde ölmediyse şanslıdır çünkü kopardığı dal bir daha gövdede yer edinemeyecektir ama o sadece küçük sıyrıklarla yaşamaya devam edecektir.

Uzun süre yazılarımda giriş gelişme sonuç aramayın. Hayatımın girişi sonucuna, gelişmesi girişine, bahçivanı aşçısına, aşçısı şoförüne dayamaktadır şu sıralar. Kısaca her şey karman çorman, zorluklara karşı dimdik durmam gereken zamanlardayım. O yüzden yazılarımdaki ablukayı çözebilecek insan sayısı çok azdır.Çözemiyorsanız siktir edin, bulmaca değil neticede, ben de çok önemli bir yazar değilim. Kendi halimde aptal aptal bir sağa bir sola giden elinde kalemi ve beyazı olan zombi olarak görün ve fazla kafa yormayın.

Hayatınızda her şeyin güzel gitmesi dileğiyle. Bu arada söylemeden bitirmek istemediğim bir şey, hiçbir şey ve aile bireyleriniz hariç hiç kimse sizden önemli değil. Herkes gelir, herkes gider ebedi olan ailedir.

Çınar
30 Ocak 2018
Ameliyat masasında kalan Beyazlar

Beyazlar hasta olmuş, ben doktor. İlaç tedavisine yanıt yok, ameliyat gerekiyor. Bazı bazı iyileşiyor, bazı bazı sakat kalıyor çoğu zamansa ameliyat masasında kalıyor neşter gibi kalemin dokunuşu sonrasında Beyazlar. Doktorun kafa yoğunluğu da işin içine girdiğinde bir mucize olurdu zaten yaşamaları. Bunların sonucunda ise doktor karar aldı, bu ameliyatını halka açık şekilde yapacak.

Bu yazı, Beyaz üzerinde açılan yaraları, içindeki kurşunları çıkarmak amacıyla Doktor Ufuk ÇINAR tarafından yapılan herkese açık bir ameliyat niteliği taşımaktadır.

Uzun zaman oldu. Yumruğumu yumuşatmaya başlayalı, dik duruşumu kamburlaştıralı çok uzun zaman oldu. Herkese karşı değildi bu tutumum. Belirli başlı insanlara karşıydı. Ailemi bile defalarca karşıma aldığın insanlar içindi bu tutumumun sebebi. Her şey iyi, hoştu ki zaman geldi tansiyon yükseldi. İnsanlar bu gibi durumlarda belli edermiş kendilerini, ben buna katılmıyorum. İnsanlar sinirliyken her şeyi söyleyebilir her küfrü edebilir her şeyi yapabilir ve bu durumdan sorumlu olsalar da ceremeleri kanımca ağır olmamalıdır. Çünkü sinirlilik hali de bir nevi uyuşturucu etkisidir. Arasında 2 büyük fark vardır, uyuşturucu bilerek isteyerek alınır vücuda, sinir ise başkaları tarafından enjekte edilir damara. Bu yüzden sinirlilik halindeki bir insan olabildiğince tolere edilmeli ve sakinleştirilmelidir. Tolere edilemiyorsa o insan sizden değil siz ondan uzaklaşmalısınızdır ki ortam durulsun. Neyse, biz de böyle bir ortam yaşadık ve ben bu ortamda oldukça pasif kalıp ailemi yalnız bırakmış bulundum. Yumruğumu masaya yumuşatarak vurmama sebep insanlar beni aileme karşı bırakmışlardı, kısacası ister istemez ailemi yüzüstü bırakmıştım. Bu olaylardan sonra biraz dışardan gözlem yapmaya karar verdim, yanlış çıkarımlarda bulunmamak adına akranlarıma, büyüklerime, yaşamış görmüş insanlara danıştım ve aldığım sonuç hep aynıydı. Ailemi yüzüstü bırakmış ve aileme yapılan hadsizliğe göz yummuştum. Bu süreçte etle tırnak olmamız gereken insanla ise ne et olabildik ne tırnak.

İşte bu durumların toplamından sonra gördüğüm tek şey Notre Dome’ın kamburu gibi eğri durduğum, elsiz bir insan gibi aciz olduğumdu. Bu olaylar sonrasında etle tırnak gibi olmamız gereken insanın değil yanımda her olayda karşımda durduğunu fark ettim. Aileme yapılan hadsizliğe ailemin sırf benim mutluluğuma gölge düşmemesi için ses çıkarmadığını anladım. Ve en büyük eksiğimi gördüm o an. Ben o an pasif kaldım. Herkese karşı sesini yükseltebilen ben, susmuştum, pusmuştum, ailemin ezilmesine göz yummuştum. Beni bu duruma sokan tek şey ise sözde aşktı. Defalarca bitmiş olan, defalarca yeniden başlayan bir aşk bozuntusu. Aşk bozuntusu diyorum çünkü bu aşk değilmiş anladım, aşk olabilmesi için 2 seven birbirini sımsıkı tutmalıydı. Olaylara karşı bir olup kimseyi değil kendilerini savunmalıydı keza hiçbir zaman bu olmadı. Hele ki hiçbir şeyin tam olarak oturmadığı bir zamanda meydana gelen zoraki gelişmeler, bu gelişmeler sonucunda şart koşulan zoraki ilerlemeler. Onlar ise bardağın son damlası değil, tazyikli çeşmesi halini almıştı. Artık önümde 2 soru vardı; birincisi ayrılığın, ikincisi ise birlikteliğin bana getirecekleri iyisiyle kötüsüyle. Bu sorunun cevabı ise en büyük kararım olacaktı. Ve bu kararım, doğum günüm olan 1 Şubat tarihinde alınmış olacak. 2 Şubat tarihinde ise kararımın yürürlülüğe girişi konuşulacak. Kimileri kızacak kimileri darılacak. Belki de ayrılıklar olacak. Sonucunda ise bir rahatlayış, günah çıkarma, kafa dinginliği.

Çınar
28 Ocak 2018
Herkesin bir anısı olmalı babasıyla ilgili gurur duyabileceği

Uzun zaman oldu yazmayalı, sürç-i lisan olursa şimdiden affola.. Başlığı normalde “Herkesin bir anısı olmalı babasıyla” diye koyacaktım fakat alttaki videodaki gibi bir şey gelir aklınıza diye “gurur” kelimesini ekledim araya..

Yukarıdaki videoyu izlediyseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır, video bitti ve burayı okuyorsanız yazımın devamını şu jenerik müziği ile okumanızı isterim: https://www.youtube.com/watch?v=DRnTCkDkt7k

Benim babamla gurur duyduğum en güzel anım lise 4’te başıma geldi, ne güzel bir anıdır ki anlatmaya başladığımda gözlerimin içi güler, ne güzel anıdır ki aklıma her gelişimde kalbim yuvasının duvarlarını yumruklar, buradan babama onu çok sevdiğimi söylemek istiyorum, ardından yazı dizime başlayabilirim.

Biraz önce de belirttiğim gibi lise 4 zamanıydı. Ailevi problemlerden ötürü not ortalamam 70+ olan okul ile ilişkimi bir türlü sağlayamadım, keza lise 1’de de 64 gün devamsızlığımı raporlar ve izinlerle doldurmuştum, sakın yanlış anlamayın, kesinlikle başarısız birisi olduğumdan değil; başarımı beni tanıyan herkese sorabilirsiniz, dediğim gibi hayat her zaman güzel gitmez ki o zamanlar da bizim için güzel gitmiyordu. Gerek maddi gerek manevi anlamda çektiğimiz zorluklar ve sınıfımdaki insanların kutuplaşmasından dolayı doğan asosyalliğimdendir ki birkaç defa okulu bırakma kararı almışlığım var. O zamanları atlatmamı sağlayan en büyük dostum Muhittin Taylan Kaya’ya da milyonlarca kez teşekkür ederim varlığı için, her ne kadar zamansız ayrılıp büyük bir boşluk bırakmış olsa da ruhumda hala nice göz yaşlarıma sebeptir onunla olan anılarımız, dayanışmalarımız, dostluğumuz. Bu kısmı uzatırsam konudan şaşar yazı dizimi tamamlayamam, velhasıl kelam hiç de çıkmak istediğim bir kısım değil bu kısım. Hayatımın en güzel anlarını yaşadığım kişidir benim, can dostumdur, “Bizi sadece ölüm ayırsın!” diye yemin ettiğimiz ve bizi gerçekten ölümün ayırdığı insandır MTK benim için, yerini kimsenin dolduramayacağı bir boşluk vardır bu naçiz hayatımda. Ölümü sıcak kılan tek kişi olmuştur bugüne dek, açıkça söylemek gerekirse ölüm kelimesinin anlamını kör bıçakla bedenime kazımıştır bu şahıs, seninle geçirdiğimiz günlerin her birine ne kadar şükretsem azdır aziz dostum.

Nerede kalmıştık? Heh tamam, lise 4’te okulu bırakma kararlarım vardı, dersin ortasında sınıftan çıkıp günlerce okula gitmeyişim bile. Biz o sıralar ha battık, ha batacak durumdaydık. Pazarcılık mesleğini bazı durumlardan ötürü bıraktık ve bir bakkal dükkanı açmıştık. Kışa doğru yol alırken okulu bırakma kararımı desteklemeyen babam bir gün yine “Okulu bıraktım baba, bir daha gitmeyeceğim.” dediğimde destek oldu ve “Hadi madem, manav olacaksan araba lazım sana.” dedi ve kapattı bakkalı galeriye götürdü beni. Eski bir pikap bulduk, adamla pazarlık yaptı anlaştı falan ben seviniyorum, ne de olsa okulu bıraktım ve manav olacağım, para kazanacağım sonra öyle öyle ilerleyeceğim falan. Aynı gün pikaba 10 çuval kadar patates doldurduk ve yola koyuldum, yanımda kuzenim burak vardı sanırım, tam hatırlamıyorum. Bir köy gezdik satış yok, iki köy gezdik yok, üçüncü köyde 1 çuval sattım geriye kaldı 1 köy ve 9 çuval patates, o zamanlar Salihli’de oturuyoruz ve Taytan’a geçtik geri kalanını satmak için ama satış yok. Can dostum Taylan’ı aradım geldi, anlattım durumu, böyleyken böyle satış yok, cebinde olan parasını verdi, bende kasada olan patatesten sardım motorunun arkasına gitti. Salihli’ye döndük, babam kasaya baktı, getirdiğim paraya baktı iş yok… Aldı arabayı gitti tüm patatesi sattı geldi. Ben ister istemez yerin dibine girdim, bir laf vardır, yiyemeyeceğin y*****ın altına yatmayacaksın diye, ben yatmış bulundum. Ertesi gün babam sabahtan kalkıp üniformalarımı ütüleyip asmış kapıya, kaldırdı bir güzelce. Zaten durum her şeyi anlatıyordu, babam üstüne özlü sözünü patlattı, “Dirsek çürütmek oğlum, her şeyden güzeldir, sen dirseklerini çürütmeye devam et.”

Sonra mı? Sonrasına da geleyim..

Sonra biz battık. Dükkan battı, iflas etti. Sattığımız malı yerine koyamadık, en son devren sattık dükkanı. 1-2 hafta içinde babam asıl mesleği olan yağlı boyacılığa döndü, işler yolunda gitti ilk sene de kendi ekibini kurup götüreye iş almaya başladı. Şuan 1 evi ve 1 tane de güzel bir arabası var. Ben mi? Ben Paramedik oldum, Sağlık Bakanlığı için Simav 2 NOLU ASHİ 112’de çalışıyorum ve nişanlıyım. Ağabeyim üniversitelerini bitirdi ve KPSS’ye hazırlanıyor, annem evimizin baş köşesinde her gün muhteşem yemekler pişirip evi çekip çeviriyor, Allah’a bin şükür yuvarlanıp gidiyoruz. İşte benim babamla ilgili anlatacağım en gurur verici anım budur. He bu arada arabayı almamış aslında, zaten her şeyi tahmin etmiş, galerici tanıdığıymış ertesi gün geri götürdü arabayı. Allah babalarımızı başımızdan eksik etmesin arkadaşlar, onların kıymetlerini bilin.

Çınar
8 Ocak 2018
Bir insanın en büyük başarısı…

Nedir?

Sıradan ya da çok özel bir insanı ele alalım.. Onun en büyük başarısı nedir, ne olabilir hiç düşündünüz mü? Mesela bir futbolcunun en büyük başarısı dünya yıldızı seçilmek, bir şarkıcının en büyük başarısı ise müzikleri en çok satılan ya da dinlenen olmak mıdır? Ben bunlardan bahsetmiyorum, kariyer başarısı değil sormak istediğim. Karakteristik başarı.. Bir insanın en büyük karakteristik başarısı nedir?

Aslında birçok cevap var bu konuda. Mesela benim en çok başarılı olmak istediğim konu olan sabır bu cevaplardan birisi.. Bir başka cevap ise dürüstlük, bir diğeri hoşgörü.. Yani ahlaki olarak iyi olan ne varsa..

Belki de en sadeleşmiş haliyle bir insanın en büyük başarısı iyi bir insan olmaktır diyebilirim.

Çınar
26 Eylül 2017
12345...10...Son »

metin2 bilişim