Olabildiğince gücüyle üzerime doğru vuran dalgalar var şuan. Marmara Denizi’nin Güzelyalı Sahili’ndeyim ve çok mu çok rahat bir puf koltuğun üzerinde sadece başımdaki ağrıyı hafifletmek uğruna yazıyorum… Ne yazacağım, kimden bahsedeceğim inanın hiçbir fikrim yok. Şuan sadece orta kahvemin ve sade sodamın ne zaman geleceğinin derdindeyim. Bunlar haricinde yüzüme bilgisayar ekranının ışıklarının vurması dikkatleri üzerime toplamama sebep oluyor. Bundan şikayetçi değilim, hoşnut olduğum da söylenemez, sadece umursamıyorum. Eski yazılarımı okuyan birisi bu şekilde bir blog yazısı yazdığımı zaten bilir.. Hayır hayır, hırçın Karadeniz’de ayağımda çorapsız şekilde yazdığım yazı değil, yanıma küçük bir çocuğun gelip tatlı bir sohbet ettiğimiz yazı. Neyse, kahvem geldi, sade sodam da birazdan gelir.. O ikisi geldiğinde manzaranın keyfini çıkarmak için bir süreliğine kapatacağım ekranı, ardından yine ben diye çıkarım karşınıza belki gündelik meselelerimden bahsetmek üzere…

Havalı havalı takıldığım yok, ukâlalığımsa asla. Ben sadece birilerini özlüyorum hayatımda, geri dönme ihtimali söz konusu olmayan birileri. Mesela deniz kenarına geldiğimde onunla ilgili bir şeyler hatırlıyorum, doğum gününde İzmir’e gittiğimiz ve onun bizim denize girdiğimizi izlemesi gibi. 3 gün sonra bu dünyadan göçecek olduğunu bilseydi yine de girmez miydi? Biliyorum çok saçma bir soru oldu bu. Neyse işte, özlemime verin. İnsan her daim kavuşamayacak olduğunu özlüyor sanırım, kavuşma ihtimali olduktan sonra özlemin anlamı ne ki?

Yanımda “Amaan ya, boşver konuyu değiştir.” diyecek birileri olmadığı için denizin bana dalgalarıyla bunu fısıldadığını varsayıp konuyu değiştiriyorum. Yoksa üzerimdeki dikkatler bir anda “Yazar sanırım, ilham almak için burada.”, “İşini mi yetiştiriyor acaba, helal olsun.” izlenimlerini “Deli lan bu, geldi yazdı yazdı sonra ağladı.” gibi düşüncelere bırakacak. O yüzden en güzeli konuyu değiştirmek.

Evet gelelim sıradan mevzularıma..

Yarın 13 Haziran, tercih listesini bildirmenin son günü. Ben tercihlerimi yaptım, öyle bir tablo oldu ki en batıdan en doğu sayılmasa bile doğuya kadar birçok şehir var içinde. Merak edenler için tercih listem şu şekilde deyip yüklemek isterdim ama “Hiçbir kadroya yerleşemediniz.” yazısını görene dek bunu yapmayı planlamıyorum. Olur da Allah müsaade ederse de atandığım il ve ilçeyi yazıp yeni bir yazı hazırlarım sizler için. Bunun haricinde ise anlatacağım pek bir şeyim yok ya benim, her şey eskisi gibi işte. Konuşmadığımdan değil konuşacak konum olmadığı için konuşma gereği duymuyorum. İzninizle Güzelyalı Sahili’nde denizin ilk defa hırçınlaşmasının tadını çıkarmak istiyorum, benden bu kadar.

Çınar
12 Haziran 2017

Size sevgilisinden yeni ayrılmış ve her bokta eski sevgilisini suçlayan ergenler gibi “Kimseye kendinizden çok değer vermeyin, çok severseniz şımarırlar vb.” laflar etmeyeceğim. Sevgilisinden, 3 yıllık sevdiğinden (3 yılın kaçıncı ayında, gününde sevgi bitti bilmiyorum), ayrılan birisi olarak şaşırtıcı şekilde bunların tam tersini söyleyeceğim. Herkese olmasa bile sizin için değerli olan insanlara kendinizden çok değer verin, hatta öyle bir değer verin ki kendinizi unutun ve onun mutluluğu için gerekirse ölün. Ölümün anlamını çok iyi bilen birisi olarak söylüyorum bunu, gerekirse sevdiğiniz için ölün tabii sevdiğiniz ve sevginiz bir mantık çerçevesi içindeyse. Ölümden kastım da elinizi taşın altına koymaktan çekinmeyin demek, gidip kendinize zarar vermeyin. Ne olursa olsun kendinize fiziki olarak zarar vermeyin, bu sevmek değil psikolojik bir rahatsızlıktır. Bu tür şeyler yapıyorsanız uzman bir psikoloğa danışın ve destek alın, ayıp değil. Fiziki zararı geçtim, sevdiğiniz size psikolojik olarak zarar veriyorsa bundan sonrası sizin ne kadar akıllı olduğunuzla alakalı. Akıllı olan insan bunu gördüğü anda ayrılır, unutmayın, sevgi varsa akıl yoktur. Hem sevgi, hem akıl aynı anda yürümez. O ince çizgi hiçbir zaman yarı yarıya durmaz, ya akla ya sevgiye kayarsınız. Akla kayarsanız sonuç bellidir, ayrılırsınız ve kafanız rahat olur. Sevgide kalırsanız ruhen büyük işkenceler çekebilirsiniz. Tabi bu söylediklerimin hepsi sorunlu bir ilişki için geçerli. Yoksa ne var yani canım sevdiğinizle gayet iyi anlaşıyorsanız? Eğer sorunlu bir ilişkiniz yoksa (arada bir sorun elbet olur), gayet iyi anlaşıyorsanız aklı düşünmeye gerek yok, biriniz akıl olur diğeriniz sevgi. O zaman bu denge tutar işte. Ama dediğim gibi, sorunlu olmayan bir ilişkiniz varsa… Eğer öyle bir ilişkiye sahipseniz kıymetini bilin, arada bir aklı kenara bırakıp sevgiyle hareket edin. Yoksa s*ktiri boktan paçalar ıslandı diye darbe alırsınız, ayağımdan hasta oluyorum diye g*t gibi bırakılırsınız.

Sahi, sevgi neydi?
Sevgi cesaretti, sevgi güçtü, sevgi destekti. Peki seviyorum diyorsa ve cesareti yoksa ya da gücü veyahut desteği? İşte o zaman terazi şaşar, yengeç kovaya giremeden o bozuk terazinin oluşturduğu dengesizlik dalgalarında yolunu kaybeder. Demek ki seviyorum diyorsanız önce cesaretiniz olacak, sonra güç nedir bileceksiniz. Gücünüz yetmiyorsa kırmızı sınırı aşıp iyice yoracaksınız kendinizi, iliklerinize kadar yorgunluğu hissedeceksiniz ama yine de vazgeçmeyeceksiniz, taa ki sevgi denen yükü tepeye ulaştırana kadar… Kötü bir haberim var, sevgi denen dağın tepesi yok… Kısacası bazen boşa atacaksınız bayır aşağı, bazen sevginizin altında ezilip kalacaksınız, kibarlaşmaya gerek yok, gerekirse sevginiz için gebecereksiniz o yokuşlarda. İşte o zaman sevgi denecek, alışkanlık değil. Alışmış kudurmuştan beterdir derler ya, bir de sevene sorun onu… Seven alışmıştan da beterdir. Bir kere gözü karadır, değil elini sıcak sudan soğuk suya sokunca ses çıkarmamak (ki bazıları elini o soğuk suya bile sokamıyor) sevdiği için ölüme atlar seven… İşte bu tür bir sevgi lazım insanlara. Bu tür duygular varsa arada, sevgidir onun adı. Aşk meşk hikaye, sıradan ve belirli bir zamanda kaybolan şeyler. Sevgi… Büyüleyici ve ölüme dek hatta ölümden sonra bile süren bir his.

Aşk’ın doğurduğu sevgiler ölebilir, sevginin doğurduğu aşklar ölümsüzdür!

Yani demem o ki ey seven, karşındakine “Seni seviyorum” diyorsan gerçekten sev. Sevmenin altından kalkabileceksen sev, hafif yokuşu gördüğünde devir düşürüp stop ettireceksen in o koltuktan. Bırak, usta şoförler devralsın. Yokuşu gördüğünde gazı kökleyebilecek cesarete sahipsen sev, arkandaki aile desteğini hissetmeden sev, hayatta sadece o varmış gibi sev, ondan başka kimsen yok gibi sev. Kerem’in Aslı’yı nasıl sevdiğini bilmem, Ferhat’ın Şirin için dağları nasıl deldiğini umursamam ya da Leyla için Mecnun’un çöllere düşmesi s*kimde bile değil benim. Seven, yanan olmasın. Birlikte yanın seviyorsanız, dibine kadar, iliklerinize kadar yanın sevginiz için. Geberin ulan geberin sevginiz için! Yansın içiniz… Gerçekten seviyorsanız, sevmenin hakkını veriyorsanız bir gülüşle uyuşacaktır tüm acılarınız. Kısacası müdür, “Seni seviyorum.” diyorsanız, gerçekten sevin. Kalbinizle sevin, yüreğinizle sevin, bütün her şeyinizle sevin.

Yine oldu gece 3… Ben sizlere sevgiden bahsederken siz g*tünüzde uçuşan pirelerin derdindesinizdir, ne mutlu ulan size. Hepinize gönül yarasız, sevgi dolu günler diliyorum…

Çınar
7 Haziran 2017

Eşhedü enla Muhammeden Resulullah… Eşhedü enla Muhammeden Resulullah… 

Şuan kulağımda dalga dalga yayılan bu ses, huzur ve mutluluğun temsili sesi… Yeni evimdeyim, Görükle’de. Osmangazi’deki evden bazı sebeplerden dolayı çıkmak durumunda kaldım.. Bu ev diğerine kıyasla çok daha güzel bir ev, hem ortam hem de evin durumu bakımından. Bir kere balkonu var ve güneşin batışını seyredebiliyorsunuz. Öğrenci semti olduğu için gürültü patırtı yaptınız muhabbeti de dönmüyor. Devriye gezen bir polis aracımız bile var… Tek korkum motosikletim, apartmanın önüne kitliyorum, bahçeye giriş yok malesef, keşke olsa çok daha güvende hissederdi kendisini. Kısa özet geçtikten sonra gelelim asıl konuya…

Her ne kadar şuan içinde bulunduğum durum güzel olsa bile sevmiyorum yeniden düzen oturtmayı. Elbiselerimi ve ıvır zıvırlarımı taşıdım, nevresimimi getirdim derken geldim yeni eve. Odamda birkaç eksiğim söz konusu; elbise dolabı, halı ve baza. Odada ne var derseniz, yatak ve 4 kapılı bir çekmece.. Eşyalarımı yerleştirmek için yeterli elbet ama bir tane elbise dolabı ayarlamam gerek. Baza alır mıyım, bilmiyorum. Çünkü yatağın yerden yükseklik seviyesi hoşuma gitti gibi. Evin en çok hoşuma giden kısmı balkonu, geniş ve uzun bir balkonum var. Şuanda size o balkondan sesleniyorum. “Eeeey Ufuk Çınar ziyaretçileri!”

Ortam olarak, malum öğrenci kenti Görükle ve ortam da epey canlı ama bana değil, her ne kadar bana olmasa bile ortamın canlı olması güzel, en azından caddeye inince bi’ kalabalık söz konusu İstanbul’u anımsatan. Sahi neden başladım yazmaya? Sevmediğim şeyi söylemek için… Açalım kenardan Sıla ablamızın Saki şarkısını yazalım neyi neden sevmediğimizi…

Sevmiyorum, yeni düzen kurmayı sevmiyorum. Eksik püsür şeyleri sevmiyorum. Yalnızlığı… Sevmiyorum! İmkansızlığı, darlığı, götün götün ilerlemeyi sevmiyorum. Ama sevmediğim her şeyi yaşıyorum… Bu değil ki halime şükretmiyorum. Ediyorum tabi, neden etmeyeyim? En basitinden dün gecenin 2’sinde kafamız estiğinde Mudanya’ya deniz kenarına gidip ayaklarımızı uzatıp kafamızı dinleyebiliyoruz, böyle bir imkanımız var… Bu imkan şuanda daha yakın, çünkü Mudanya artık bana sadece 10km (dağ yolu), eskiden 20km’ydi (otoyol)… Tabi dağ yolunu severim ama gece vakti pek tekin değil, ayısı var domuzu var dahası mı soğuğu var, daha daha kötüsü tehlikeli yol.. Neyse bunlar konu değil. Hoş geldin Ramazan! 2 gün oruç borcum var şuan, bir ilk gün bir de bugün… İnşallah bayramdan sonra telafi edeceğim onları da… Sıra SkennyBeatz-Dr. Dre şarkısında… Yazacaklarım tükendi sanırım, çıkmaz sokağa girmişim de sonuna gelmişim gibi. Biraz geri alıp diğer sokağa girdiğimde görüşmek üzere…

Çınar
1 Haziran 2017
Mondial 150 Z-One ile ilk uzun yol deneyimim

3 gün önce Mondial 150 Z-One ile uzun yol yapacağımı söylediğimde grubun yarısı çin motoru uzun yol yapılmaz, 50km’de bir dinlenmelisin falan demişti…

3 gün önce Bursa’dan Manisa Salihli’ye yola koyuldum bu motorla, ilk molamı 120km sonra Susurlukta verdim, 2. molamı ise kendi evimde.. 320km yolu tek molayla geldim ve bana mısın demedi. Aynı şekilde Salihli’den Bursa ‘ya da dün yola çıktım 18.00 civarı ve 22.30 da Bursa’ya geldim. Spor yaptığım için ağrıyan yerlerim vardı o yüzden yaklaşık 3 defa mola verdim. İlki Balıkesir’e 30 km kala, 2.si Susurluk’ta ve 3. sü Uluabat’ta. Motorla ortalama hızım 95-105 arasıydı ve devir 6500 ile 7400 civarı gezdi. Yakıt olarak giderken biraz fazla yaktım (22-23krş civarı). Memlekette bakımını yaptırttım hava filtresi değişti ve karbüratör temizlendi ortalama 13 kuruş yakarak 300km’de 40₺ yakıt tükettim Bursa’ya gelişte. Motorsiklet hakkındaki görüşlerimi sizlere şu şekilde aktarayım.

Yakıt tüketimi: İlk olarak yakıt konusunda çok ideal bir motor olduğunu söyleyebilirim. Motoran Torro 100 cc’lik Cup ile aynı yakıt tüketimine sahip neredeyse. 300km’de 40₺ tüketim ile km başına ortalama 13 kuruş yaktı. Tabii ki hava filtresini değiştirip karbüratör ayarını yaptırdıktan sonra.

Konfor: Motorun konfor konusunda eksik gördüğüm tek yönü oturduğumuz yerin süngerinin biraz ince olması, bu yüzden 100km yol alınca totoda hafif ağrı başlıyor. 5 dakika inince hemen topluyorsunuz ve rahat şekilde 40-50 km atıyorsunuz.. Motorda titreşim yok denecek kadar az, 4 gün içinde yaklaşık 800 km yol katettim ve hiçbir yerimin karıncalandığını titrediğini hissetmedim. Yolculuk sonrası hafif ağrılar olmuyor değil ama şöyle bir şey dikkatimi çekti. Yola çıkmadan önceki günde spor yapmıştım ve yolculuk sonrasında dinlenirken spor yaptığımda çalıştırdığım kaslarımın ağrıdığının farkına vardım. Pazartesi günü kol, sırt ve göğüs çalıştım Çarşamba günü yolculuk bitiminde bu kısımlarımın ağrıdığını farkettim. Perşembe günü bacak ve karın çalıştım Cuma günü yolculuk bitiminde ise bacak ve karın kaslarımda ağrı vardı. Bunların ilişkisini çözmek gerek diye düşünüyorum. Bunlar haricinde belimde hafif bir ağrı oluştu o da büyük ihtimalle oturuş pozisyonumdan, neticesinde ilk defa uzun yol yaptım.

Motor hakkında başka bir yere değinilir mi bilmiyorum, şimdilik sadece bunları söyleyebilirim.

Not: Otomobil ve kamyon sürücülerinin ne kadar saygısız olduğunu fark ettim. 800km yolculuğumda en az 40 olay yaşadım. 30cm yanımdan çok hızlı geçen mi ararsınız, totoma kadar yanaşıp dibimden beni sollayan mı ararsınız, koskoca kamyonla solladıktan sonra beni emniyet şeridine atan mı ararsınız, ne ararsanız var yani. Allah kazadan beladan uzak tutsun, tekerimiz düz bazsın…

Çınar
13 Mayıs 2017
4’ncü yıl… Hem 40 yıla hem de 4 saate eşit…

Öyle anlar oldu ki günler saniyeler gibi geçti, öyle olaylar oldu ki saniyeler yıllara dönüştü ve akmak bilmedi zaman.

Tam olarak 3 yıl önce bugün, tarih 1 Mayıs 2014’ü gösterirken, akrep kendisini 2’ye bağlayıp yelkovan 37’ye henüz yetişmişken ben, nam-ı diğer çapkın, artist, kızların “Brad Pitt misin be yavrum?” diye seslendiği o yakışıklı çocuk blogumun olmasını kullanarak hayatımın geri kalanını geçirmek istediğim kıza, Kübram’a bir yazı yazdım… Tamam tamam, artist değildim ama kızlar “Brad Pitt misin be yavrum?” diye sesleniyordu sokaklarda… Yemediniz mi, o zaman soslamadan vereyim, biraz çapkındım ama 2014 yılı için geçerli değildi bu… O sıralar YGS derdi vardı başımda ve ders çalışıyordum kendimce… Tam o vakit tanıştım Kübra ile ve ömrümün 3 yılını onunla geçirecek olduğumdan bihaber şekilde yürüdüm hatta koştum bu kıza. Dağlara pankartlar açtım sevgilim olması için ve hayatının en doğru şeyini yaparak sevgilim oldu (kendisi belki biraz farklı düşünüyordur ama kimin umrunda burası benim alanım üstadım). İşte o gün bugündür tamı tamına 3 yıl geçti ve bugün 4. yılımıza girmemizin şerefine şampanya patlattık karşılıklı olarak… Şaka şaka siz de her şeye inanıyorsunuz Kübram tesettüre girdi, ne şampanyası?

Hadi gırgır şamatayı geçip gerçeklere dönelim…

3 yıl önce bugün saat 2.37’yi gösteriyorken kendisiyle bir oyun oynadık… Öyle bir oyun ki bana oyunu sorduğu an kazanmış olacaktık tabii bizim kız bunu önce bi’ kavrayamadı ama sonrasında çaktı olayı, neyse aslında biz o gün sevgili olduk ama ben tüm hayatımı riske edip çok keskin bir uçurum kenarına “Sevgilim olur musun?” pankartı açtığım gün olan 9 Mayıs’ı baz aldı bizim akıllı. Hatta bir süre bunun tartışması bile oldu ama kabul etti sonunda mantıklı düşününce 1 Mayıs’ta çıkmaya başladığımızı. Neyse işte, 3 yıl önce bugün hayatıma girdi bu kız, 3 yıldır zaman öyle bir aktı ki bazen ışık hızında bazen kaplumbağadan yavaş… Ama aktı gitti sonuçta, bir kalabildik öyle ya da böyle. Hala öğrenemediğimiz çok şey var, çok kavgamız, anlaşamadığımız çok olay var, kırıcı durumlar ve kötü sözler sarf edilebiliyor ama hala ayaktayız, bu Çınar hala gölgesindeki o masum kıza aşık…

Demem odur ki, bazen sevginiz bile katlanamayabilir durumlara ya da aşkı unutursunuz zamanla anlaşma yoksa. Ama her ilişki en başından anlaşılarak ilerleyecek demek değildir bu, belki de her şeyin zamanı vardır ve biz o zamana hala gelmemişizdir, belki ilerisi için ders oluyordur bu olaylar, belki de büyük bir hata yapıyoruzdur birlikte olarak bunu yakın bir gelecekte anlayamayacağızdan eminim. Ama umarım birlikte kalmamızı sağlayan o bağ Allah’ın bir lütfudur bize, ayrıldığımızda yalnızlığı beceremiyor olmamız bir işarettir güzel bir gelecek için…

3 yılın sonunda, 4’e henüz yeni girmişken söylemek istediğim bir başka şey de şu: Ne olursa olsun sevin, sevgiyi tadın, acısı büyük olabiliyor hatta bazen çıldıracak gibi oluyorsunuz ama sevgisiz kalınca yaşadığınız o hisler emin olun en kötü acınızdan daha beter…

4. yılımıza birlikte girdiğim güzel kız, seni çok seviyorum, mor çiçeklere iyi bak.

Çınar
1 Mayıs 2017
Ulu Çınar’ın Altında Küçük Çınar’la Sohbet

Ulu Çınar bir benzetme değil, şuan Bursa’da hatta Türkiye’de bulunan sayılı Ulu Çınar’lardan birisinin altındayım, saat 09.02 yi gösterirken geldi orta Türk Kahvem…

image

IMG_2364

Bu saatte kahve mi içilir demeyin çünkü benim günüm sabah ezanıyla başladı. Daha da doğrusu imsak vaktiyle ki o da 4.30 civarına denk geliyor.
Nedendir bilinmez namazı kıldıktan sonra uyku tutmadı, 5.30 oldu uyku yok, 6 oldu uyku yok, 6.30 olup hava aydınlanınca “Hadi Ufuk, erken kalkan yol alır.” diyerek kalınca giyindikten sonra atladım motora ver elini Uludağ… Eee 3 aydır Bursa’dayım, Uludağ’a gitmedim diyemezdim. Sandviçimi, suyumu, motor ehliyet sertifikamı yanıma alıp koyuldum yola. Saat 7.40 civarı Uludağ 1. Oteller bölgesinde annemleri aradım, babam açtı konuştuk biraz tabii ki görüntülü…

IMG_2346

IMG_2350

Dönüşte de buraya uğradım işte, tarihi Ulu Çınar’ın yanına. Belki dedim vardır anlatacağı birkaç şey bu Küçük Çınar’a… Ama onun başı da öyle kalabalık ki bırakın anlatmayı nefes alamıyor, sanırım bu durumda bir şeyler anlamak bana kalıyor.

610 yaşında bu Ulu Çınar’a bakınca ne insanşar gördü de yıkılmadı hala diyorum. Acaba taviz verdi mi kendinden hiç? Dalına binmesine müsade ettikleri kopardı mı yapraklarını? Alt ayağının destekle tutulduğuna bakarsak çok çekmiş, ama hala öyle bir heybetli duruyor ki korkar diğer ağaçlar…

Sanırım bu Küçük Çınar’da Ulu Atasına benziyor biraz, pek eğrilip doğrulmuyor, olduğu gibi kalıyor, korku salmak istiyor ama bir o kadar da değer veriyor gölgesindeki insanlara. Böyle bir durumda ne yapmak gerekir ki? Gölgesindekinin aşkı uğruna Çınar olmaktan mı geçsin yoksa gölgesindekini artık güneşte mi bıraksın?

Çınar
30 Nisan 2017
Oğlum 4’e geçti.

Oğlum 4’e geçti. Tayinim çıktığı için eski okulunu bırakmak zorunda kaldı ve yeni okulunda ilk haftasını bugün doldurdu. Okulun 2.günü önlüksüz geldi eve. “Ne oldu?” diye sorduğumuzda “Demire takıldı baba, yırtıldı, kocaman yırtıldı hem, ben de çöpe attım.” dedi. Annesi her ne kadar şaşırsa da kızmadık elbet, başka bir tane vardı nasılsa, hem olmasa da alırdık yenisini.

3.günü beden eğitimi dersimiz var dedi ve eşofman takımını koydu çantasına. Sevindik, bu yaşta kendi eşyalarını kendisi hazırlaması güzel bir davranış diye düşündük annesiyle beraber. Akşam oldu, eve döndü bizim ufaklık. Annesi “Eşofmanlarını ver de makineye atayım oğlum.” dediğinde “Anne.” dedi, “Top oynarken yuvarlandım, onlar da yırtıldı. Yırtılınca da ben de attım.” Yine kızmadık, sadece “Tamir edilebilir bir yırtık olabilirdi, annen dikerdi ve ihtiyacı olan birisi kullanabilirdi oğlum, diğer sefer böyle bir şey olursa atma eve getir.” dedim, “Bir daha yırtılırsa getiririm babacım.” sözünü aldım.

4.gün, yani Perşembe günü sabahı yeni aldığımız spor ayakkabılarını çantasına koyduğunu gördük, annesi merak etti soracaktı ki engelledim, o da sormadı. Akşam eve geldi bizim ufaklık, ayakkabıları yoktu çantasında, ses etmedik.

5.gün, yani bugün sabah annesi üzerine ceketini giydirdi. Bizim ufaklık da “Anne üşüyorum, büyük ceketimi de giymek istiyorum.” dedi. Annesi “Olur mu aşkım öyle, rahatsız olursun, çok kalın gelir.” demesine rağmen ısrar etti, “Bırak hanım.” dedim, “Giysin bakalım.” 2 ceketi üst üste giyince kardan adama benzedi bizim ufaklık, o şekilde gitti okula, ses etmedik.

Akşam oldu ve okuldan almaya gittik ufaklığı hanımla beraber. İstiklal Marşı’mız okundu falan çocuklar tek tek dökülüyor kapıdan. Göründü bizim ufaklık da ileriden, yanında günlerdir götürdüğü kıyafetleri giyen başka bir çocukla beraber geldi yanımıza. “Anne, baba. Bakın bu en yakın arkadaşım Mehmet.” dedi. Eğildi hanım, “Çok memnun oldum Mehmet.” dedi, Mehmet’i bir görün ama, nur saçıyor yüzü. Bizi bir tebessüm aldı ki sormayın. “Hadi.” dedik, “Mehmet seni bırakalım evine.” İlkin utandı, sıkıldı ama hanımın tatlılığına dağ olsa dayanmaz ki karşısındaki küçücük bir çocuk. Bindik arabaya koyulduk yola, 5-6 dakika sürdü, fazla uzak değilmiş. İndik arabadan hepimiz, benim hanım Mehmet’e döndü ve “Mehmet, hadi annenlere seslen de tanışalım oğlum.” dedi. O anı tarif edemem size, “Annem ve babam.” dedi, durdu ve yutkundu “Öldüler.” diye devam etti gözleri dolu şekilde. Beklemediğimiz bir cevaptı ve şok olmuştuk, hanım konu bir an önce dağılsın diye “Kiminle kalıyorsun?” diye sordu Mehmet’e, “Babaannemle kalıyorum teyze.” dedi Mehmet gözlerini ovcalayarak. “Hadi, onunla tanıştır o zaman bizi Mehmetcim, evde mi?” diye sordu hanımım. Küçük adımlarıyla koşarak gitti eve doğru bizim ufaklıkla. Ardından da ağır adımlarla biz yürüdük. Tek odalı, bolca rutubetli, boyaları dökülmüş bir evdi burası, selam verdik içeri girerken. Yerinden kalkamayan babaannesinin sağlık durumu hiç iyi görünmüyordu, hanım Mehmet’le bizim ufaklığa “Hadi, siz gidip dışarıda biraz oynayın oğlum.” diyerek bahçeye gönderdi küçükleri. Onlar çıktığında başladı yaşlı kadın ağlamaya. Mehmet’in anne ve babası bu yaz trafik kazasında hayatlarını kaybetmişler, geriye sadece Mehmet ve o kalmış. Başka bir akrabaları da yokmuş. Konu komşudan gelen yardımlarla geçiniyorlarmış. Zar zor konuşuyordu kadıncağız, o konuştukça biz eziliyorduk cümlelerinin altında.

Durumları belliydi, yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Kadının sağlık durumu iyi değildi, burada kalsalar Mehmet de iyi olmayacaktı. Hanımın gözler dolu şekilde döndü bana, “Bitanem.” dedi, “Evimiz çok müsait, onları yanımızda ağırlasak, ben bakarım onlara, yük olmazlar bize. İzin verir misin buna, olur der misin?” Bunu duyduğumda bir kez daha aşık oldum ona. Yaşlı kadının iyi şekilde bakılmaya ihtiyacı vardı, Mehmet’in de sıcak bir yuvaya. Bizim ufaklığı çağırdım yanıma, “Mehmet bizimle kalsın ister misin?” diye sordum, gözlerinin ışıldadığını gördüm o an, çok sevinmişti, çocuk şivesiyle “Hep, hep, hep” dedi. Hanımıma dönüp “Evin reisi tamam dedi hanım, bize laf düşmez.” dedim, çok sevindi. Hüzün göz yaşları sevinç göz yaşına döndü.

Evimizin bir odasını ayırdık Mehmet’in babaannesine, güzel şekilde de ayarladık. Ufaklığın odasına bir yatak daha aldık, yeterince genişti evimiz, hiç sorun yaşamadık. Bizim ufaklığı görmelisiniz, havalara uçuyor sevinçten.

Bize taşınmalarından birkaç ay sonra Mehmet’in babaannesi vefat etti. Mehmet ve bizim ufaklık okuldaydı, çıkışta abim aldı onları ve kendi evine götürdü. Yengem bizim ufaklığı çok severdi, Mehmet’e de kanı baya kaynamıştı. Kendi çocuklarından ayrı tutmazdı. 1-2 gün onlarda kaldılar, biz de hanımla cenaze işlerini hallettik. Mehmet çok güçlü bir çocuktu fakat yine de bu acıyı yeniden tatmasını istemedik. Eve geldiklerinde babaannesini aradı, göremedi, bize sordu. Zar zor da olsa söyledik, dedim ya çok güçlü bir çocuk… Sarıldık birbirimize, bir yandan ağlıyor bir yandan sımsıkı sarılıyorduk birbirimize.

Mehmet artık bizim oğlumuzdu, ufaklığınsa kardeşi…

Bugün yaşları 18 oldu. Hiçbir zaman ayrılmadılar birbirlerinden, hiçbir zaman ayırmadık birbirinden. Kavga ettiler elbet ama hiçbir zaman üveyliğini hissettirmedi ufaklık, Mehmet’te hiçbir zaman yadırgamadı bizi. Kandan olmasa da candandılar artık…

Ufuk ÇINAR – 15.03.2017 – Çarşamba 18.35 – Bursa

“Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himaye eden kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız.”Hadisin ravisi Malik İbni Enes, -Peygamber Aleyhisselam’ın yaptığı gibi- işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi. (Müslim, Zühd 42.)

“Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır”. (Ahmed ibni Hanbel, Müsned, V, 250.)

“Bir kimse, Müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teala onu mutlaka cennete koyar”. (Tirmizî, Birr 14.)

Çınar
16 Mart 2017
12345...Son »