Bir insanı neden seversiniz? İyi davranış, iyi insan anlamında değil. Bir insana neden aşık olursunuzun muadili olan soruyu soruyorum size, bir insanı neden seversiniz? Tonlarca cevabı olduğu gibi bazen de hiç cevabı yoktur bu sorunun. Eğer tonlarca cevabınız varsa, büyük ihtimal doğru bir sevda denizinde kulaç atıyorsunuzdur, pek fazla cevabınız yok ise eğer, büyük ihtimal attığınız her kulaç sizi dibe çekiyordur ve aslında sevda denizi değil Aşk Körü Bataklığı’ndasınızdır ve fark edemiyorsunuzdur.

Çoğu aşık Aşk Körü Bataklığı’na bir şekilde düşmüştür, düşmeyenler ise aşkının kıymetini iyi bilmelidir ki okyanusunu çamur havuzuna çevirmesin.

Sorumuza gelelim, daha doğrusu sorumuzun bendeki cevaplarına. Çünkü diye başlamak istiyorum cevabıma. Çünkü; güzeldir, seversiniz. Çok ateşlidir, seversiniz. Size kur yapıyordur, seversiniz. Sevilmeye ihtiyacınız vardır, seversiniz. Ağlamak için omuz lazımdır, seversiniz. Zengindir, seversiniz. Yeşil gözlüdür, seversiniz. Şişmandır veya zayıf, seversiniz. İğrenç bir esprinize gülmüştür, seversiniz. Hatta bazen sadece sevmek için, seversiniz. Peki ya bu saydıklarım size çok boktan geldi mi? Gelmediyse büyük ihtimal Aşk Körü Plajı’nda dolaşıyorsunuzdur ve bir zaman sonra bataklığa girmiş olacaksınız. Ama boktan geldiyse; zekidir, seversiniz. Güzel gülüyordur, seversiniz. Bir şey anlatırken jesti mimiği hoşunuza gider, seversiniz. Aynı telde ötüyorsunuzdur, seversiniz. Düşüncelidir, seversiniz. Kültürlüdür, seversiniz. Her kelimesi ilmek ilmek işlenmiş pamuk tanesi gibidir, seversiniz. Bu saydıklarım size saçma mı geldi? Lütfen Aşk Körü Plajını’za siktirip gidiniz efendim, sevmek ateşli geceler değildir, yeşil göz, ince bel, dolgun göğüs veya boktan esprinize güldü diye hissedebileceğiniz bir duygu değildir.

Çınar
8 Nisan 2018

Hayal kurmak hedefe ulaşmanın ilk adımıdır. Hayali olmayan hiç kimse, herhangi bir noktaya ulaştığında başarılı sayılamaz. Çünkü hayal kurmadığı sürece o noktaya ulaşmak için bir çaba sarf etmemiş, bir anda lap diye kendini o noktada bulmuş olur. Mesela benim hayallerim çok boktandı eskiden. 5 yaşımı doldurmamışken henüz tuz üstünde uyurduk babamla, hayalim sadece bir kamyon dolusu tuzu satmak ve eve dönmek olurdu, ardından kamyonu yeniden tuz ile doldurup yeniden satmaya çıkardık. Kısır bir döngüydü, sonra okula gitme hayallerim başladı, ilkokula 7 yaşında alıyorlardı ben üstün ısrarlarım sayesinde 6 yaşımda yazdırttım kendimi, hayalimi gerçekleştirmiştim ama başka hayallerimin bu hayalimi öldüreceğini hiç düşünmemiştim. Tam hatırlamıyorum ama ya ilk ya ikinci hafta sonunda götüme tekme yiyerek atılmıştım okuldan. Çünkü okula gitme hayalim gerçekleştiği için sınıfta oyuncak arabayla oynayıp duruyordum başka hayaller içinde. Ardından ilkokul yaşım geldi ve eğitimimi tamamladım. İlkokul 8’e geldiğimde (şuan ortaokul) ise lise hayalim başladı, lise hayatıma Gökçeada Atatürk Anadolu Öğretmen’de başladım, aile özlemi falan filan derken Salihli Anadolu Lisesi’nde devam ettim. Eski Türk Birliği değil, hani şu Sekine Evren denginde olanda. O sıralar babam pazarcılık yapıyordu, maddi manevi sıkıntılardan dolayı herhangi bir üniversite hayali kurmuyordum. İnsanoğlu su gibidir, içinde bulunduğu ortama göre şekil alır, onca sıkıntımız varken Astronot olmayı hayal etmeyecektim tabii ki, manav olayım dedim. Babamdan bir hayat dersi aldıktan sonra dirsek çürütmeye karar verdim. Hayat dersine şuradan ulaşabilirsiniz. Çürüttüm de, İstanbul’da (lisedeyken kesinlikle okumak istemediğim şehirdi) Okan Üniversitesi İkinci Öğretim’de Paramedik bölümünü bitirdim, hem çalıştım hem okudum, biraz alkış, şak şak şak.. Tamam abartmayın. O zamanlar başka hayallerim vardı, aşktı evlilikti, mutlu pembe panjurlu ev zırvalıkları işte. Başka hayallerim de vardı ama, bir gün rahata ermek. Dedim ya hem çalıştım hem okudum, robot gibiydim amına koyayım, sabah iş akşam okul, koskoca 2 sene böyle geçti. Ardından okul bitti, sikerim lan İstanbul’unuzu deyip memleketime döndüm. KPSS çalışacaktım sözde, çalıştım da aslında az biraz. 1 saat çalıştım, 1 saat oyun oynadım, 2 saat gezdim sonra geldim yine 1 saat çalıştım. Bu da kısır döngüye girdi. O zamanlar KPSS’den 75 puan alma hayali kuruyordum çünkü atanmak için bu puan gerekliydi (75 puanla atanılamadı, 78 ile kapattı.) Ben 79,71 aldım, Allah’a binlerce kez şükür olsun, 2. alımda atandım. O zamanın Sağlık Bakanı Sayın Recep Akdağ’a en içten duygularımla teşekkür ediyorum, sayesinde atandık.

Vaka dönüşü güzel manzaralarla da karşılaşıyoruz ⛰ #112

Ufuk Çınar (@fkcnr)’in paylaştığı bir gönderi ()

Adak adadım 75 üstü alırsam diye, hayalimdi, gerçekleştirdim. Ardından gezme hayallerim vardı, çatır çatır yemek maaşımı, ilk aylarımda acayip bir dar boğaz durumum oldu, borçlarımı kapattım, araba aldım falan filan şuan ise orta halliyim. Aylık ödediğim 1500 lira civarında krediden kalan kısmı pek takmadan harcayabiliyorum. Bu imkan da beni hayallerimin peşinden gitmeye yönlendirdi. Hayallerim arasında motosikletime atlayıp kamp yapmak vardı, şekil 1’den göreceğiniz üzere yaptım.

 

Manzaranın güzelliğiyle kapatıyorum günü. #kamp #repsol #doğa #deniz

 

Ufuk Çınar (@fkcnr)’in paylaştığı bir gönderi ()

Tabi bu gezi anlık bir karardı, hadi dedim deniz kenarına gidip geceleyeyim, gittim geceledim. Asıl hayallerim arasında Kıyı Ege Turu var, Kapadokya’da güneş doğarken kahvaltı yapmak ve elbet ki muhteşem manzaralara ev sahipliği yapan Karadeniz! Şimdilik ilk önce Kıyı Ege Turu’mu gerçekleştireceğim gibi duruyor, ardından da Kapadokya. Kısacası şuan için hayallerim gezmek üzerine, güzel yerler görmek, yeni insanlar tanımak, maceralara atılmak. Ve dün, bu hayallerime ilk adımı Selçuk Pamucak sahilinde geceleyerek attığımı düşünüyorum. Her ne kadar Manisa’dan dönerken şiddetli rüzgardan dolayı bazı tehlikeler atlatmış olsam da, motorum ve ben, Allah nefes bahşettiği sürece yollarda olacağız.

Çınar
2 Nisan 2018

Ağlamalı insan bazen, duygusal bir müzik eşliğinde ağlamalı. Sigarasının dumanına değmeli gözyaşları. Sebepsiz de olur sebepli de, ağlamalı insan bazen.. Yanaklardan süzülmeli damla damla yaşlar, yanakların ihtiyacı var buna, gözlerin ihtiyacı var ıslanmaya, ağlamalı insan bazen.. Her şey yolundayken bok gibi hissedip ağlamalı, onca kalabalığın içinde yalnız hissedip ağlamalı.. Her şey yolundayken bok gibi hissedip, ağlamalı. Onca gülücüğün arasında ağlamalı insan, en keyifli anında bazen, ağlamalı insan. Vicdanı olan ağlar, hissi, duygusu olan ağlar..

Ağlamalı insan bazen. Sigarasını çekip zehirlerken bedenini, tütünün her çıtırtısında akıtmalı gözyaşını. Tavana bakıp salak gibi, onu en etkileyen parçayı açıp ağlamalı. Sonra sigarasını bırakıp bakmalı tavana salak gibi, önüne eğmeli başını, gardrobunun aynasında kendini görünce, ağlamalı. Delirdiğini düşünmeli biraz, aynadaki kişiye bakıp düşünmeli anlamsız bakışlar arasında. Ama ağlamalı insan, hissedebiliyorsa, vicdanlıysa ve biraz da saçmalıyorsa eğer ağlamalı.

Çınar
17 Mart 2018
Yazamıyorum artık…

Bunu fark ettim, başımı yastığıma koyup uykuya dalmadan önceki o tatlı düşünce evresinde tonlarca kelimeyi birleştirip makaleler oluşturuyorken bunları yazıya çeviremiyorum, haliyle söz uçar yazı kalır muhabbetindeki yazılar ortaya çıkmıyor. Mesela baskıdan uzak huzura yakın başlıklı bir deneme yazmak için girdim bloguma, şuansa içi bomboş harf öbekleri döküyorum. Çok mantıksız, her şey bu kadar yolunda olduğu için mi yazamıyorum? Vakti zamanında birisi “Sadece kötüyken yazar insan.” demişti de karşı çıkmıştım, “Yoo, ben çoğu zaman iyiyken yazıyorum.” diye. Bir tartışmaydı tutmuştu sonuçta “İsteyen istediği zaman yazar.” a bağlanmıştı konu. Bugünse fark ettim ki iyiyken pek yazmıyorum ben. Genellikle kötü şeyler olduğunda, mesela “Ölüyordum, Çok da Güzel Ölüyordum.” veya “Ütopya ya da “Gören Gözle Kör Olmaktır En Kötüsü“… Ne oldu bana? Ben ne oldu da güzellikleri yazamaz oldum, her şeye iyi yönünden bakmaya çalışan ben her şeyin kötü yanını yazar oldum? Mesela bu yazım bile, hangi satırı iyi bu yazının, hangi kelimesi güzel?

Bir şeylerin değişmeye başladığı zamandayım sanki.. Biraz önce sorduğum soruya artık şu cevabı veriyorum: “Yazamadığını fark etmen güzel Ufuk, her şeye iyi yönünden bakamadığını fark etmen güzel..” Aynen öyle, iyileşiyorum, ben iyileştikçe kelimelerim iyileşiyor, cümlelerimde kelebekler uçuyor… Kısacası ilk cemre bedenime düştü, ikincisi ise beyazlarıma.

Bazen kendime kendimi hatırlatmak için okuyorum şu yazımı: “Ben Ufuk’um, Ben Çınar’ım. Bunu Herkes Söyleyemez.

 

 

Çınar
14 Mart 2018
İyi Ölüyordum Çok da Güzel Ölüyordum

Beni tanıyanlarınız bunu söylediğimde aklına 2 şey getirecektir: 1. si mide sorunları, 2. si ise motorla ordan burdan uçarken düşmem. (Yanlış cevap sesi: NAAAAAT!)

İkisi de değil, bu sefer arabayla ölüyordum ki Allah korudu. 07.03.2018 akşam 6 da evden çıktım Simav’a. Yağmur vardı, yollar ıslaktı, babamların Fluence ile işi olduğu için Accent ile çıktım yola. Baraja geldiğimde tam baraj köprüsüne girerken arabanın arkası kaydı, topladım. İyi bir drift oldu ama istemeden. Neyse dedim durmadan devam ettim yoluma. Yaklaşık 1 km ilerledikten sonra viraja girdim ama çıkamadım. Viraja biraz sert girmem ve arka tekerlerin kötülüğünden dolayı arabanın arkası kaydı ve virajı dönerken 2 tur çevrildi araba. Evet evet, bildiğiniz 2 tur döndüm ve bu sefer “Güzel drift oldu.” diyemedim çünkü karşıdan 2 araba geliyordu ve ben o viraja 5 saniye erken girmiş olsam o arabalara çarpacaktım, hem de epey sert şekilde. Veyahut arkası kaydığı anda manevra yapmasaydım da uçurumdan aşağı sallanacaktım ki emniyet kemerim takılı olmasına rağmen çok trajik bir sonum olmuş olacaktı. Neyse ki (kendimi övmeye başlıyorum) usta sürücülüğüm sayesinde arabanın arkası kendini saldığında paniklemeden manevra yapıp frenleri kökleyip el frenini tam zamanında çektim ve bıraktım. 2 tur attıktan sonra araba yolun ortasında ters durdu arkamdan gelen arabayla aramda 15 metre kala onun da önünden çekildim ve yol kenarına attım arabayı dikkatli şekilde. Karşımdan gelen 2 araç da kısa süreli bir şok yaşadı, ben de arabayı düzeltip kenara çektikten sonra arka lastikleri kontrol etmek için indim, sağlamlardı. Kazadan, daha da kötüsü ölümden sadece saniyeler ve birkaç metreyle kurtuldum.

Verilmiş sadakamız varmış.

Çınar
10 Mart 2018
Assos, Behramkale – Çanakkale!
Assos Hotel

Assos Hotel

Dün yazacaktım bu yazımı aslında, deniz manzaralı odamın penceresinin kenarında orta şekerli Türk kahvemle veya şekersiz çayımla birlikte… Veyahut denize sıfır yaptığımız kahvaltı sırasında. Yazmadım, yazamadım değil, yazmadım. O an yazmaktan daha önemli olan şeyi yapmayı yeğledim, nefes almayı, denizi içime çekmeyi… Kısacası anı yaşamayı.. Toplamda 1000 km’lik yolculuğumun ardından eve gelip güzelce duşumu aldım, dişleri fırçaladıktan sonra geçtim yatağıma, tam uyuyacaktım ki o da ne? Dışarıdan köpek sesleri geliyor, tatlı tatlı havlıyorlar, odanın penceresinden içeri giren ve resmen yazın geldiğini hissettiren o yumuşak rüzgar… Yazmak geldi içimden.. Saçma sapan, abuk subuk da olsa yazmak geldi..

Simav’daki nöbetten Pazar günü çıktım, 5 günlük boşluğum vardı ver elini dostluğa deyip çıktım Çanakkale’ye.. Dost var dediler de Fizan’a mı gitmedim? Çanakkale merkeze gittikten sonra rezervasyonunu yaptırdığım Assos Behram Hotel’e geçtim Assos’a, misafirimle birlikte. Dertleştik, gülüştük, ağlaştık, sarnaştık, tekrar gülüştük, acıktık, gezdik, yine acıktık ve bolca da içimize çektik huzurun kokusunu. Samimiydi sohbetimiz, muhteşemdi manzaramız… Fizan gibi çölle kaplı değildi manzaramız ama Kütahya’dan Çanakkale epey bir Fizan’dı aslında. Yeni insanlarla tanıştım, yeni duygular tattım, yeni hayatlara dokundum çok uzun zaman sonra.. Çok uzun zaman sonra hayatıma dokunulmasına müsaade ettim, tüm Beyazlarımı döktüm, elimi açık oynadım. Daha önceden yapmak isteyip de aptalca bir sebepten ötürü yapamadığım o şeyi yaptım, Beyazlarımı başka birisinin okumasına izin verdim. Özetle kendimi teslim ettim başka bir insanın düşüncelerine… Beyazlarım artık bakir değil ve kirlenmiş de hissetmiyorlar. Tam tersine, çok daha özgür çok daha neşeliler, ben gibi.

Çınar
5 Mart 2018
Ütopya

Acıyacak canın, pişmanlıklar çökecek düşüncelerine, pembe bulutlu ütopyalarına karanlıklar hükmedecek. Altın sarayın paslanmaya başlayacak, küf tutacak güzellik aynaların. Kapıların gıcırdayacak, attığın her adımda çürüyen mermerlerin hassaslığı bozacak yürüyüşünü. Gözyaşların eşlik edecek adımlarına, kelimelerine, düşüncelerine.

Kuş tüyünden yapılmış yastığın bozacak güzellik uykunu, yaşlılık çökecek her saniyesinde hücrelerine, ruhun ağır gelecek bedenine. Heybetli sarayının balkonuna çıkacaksın, rengarenk krallığının karabasanlara nasıl teslim olduğunu göreceksin, aşağıya bakacaksın belki çözümdür diye, yanıldığını anlayacaksın saniyeler sonra. Yine gireceksin odana, daha da kapanacaksın sarayına. Halkının karanlığın içinde toza dönüştüğünü düşündükçe mezar olacak yatağın. Uykuya dalacaksın, güzellik değil, ölüm uykusu. Çünkü uyuduğunda daha da çökecek krallığın, daha da kararacak sokaklar. Son meşale söndüğünde yerle bir olacak ülken ve senin bedenin çürümemiş, ruhun teslim olmamış olacak tanrıya. Senin cehennemin, göz yumduğun karanlık olacak halkının küle dönmüş vücutları arasında. Attığın her adımda içinden bir şeylerin eridiğini fark edeceksin, anka mucizesi gerçekleşmeyecek insanların için. Yapabildiğin tek şey, olduğun yerde dizlerine kapanıp ölümü beklemek olacak. Zaman geçecek, rüzgarlar esecek bir ses duyacaksın. Azrail olması için dua ettiğin o ses, o ses kurtarıcın olacak senin. Seni, karanlığa gömülmüş ülkenden çıkartacak kişinin sesi olacak. O kadar çaresiz kalmış olacaksın ki dost mu düşman mı düşünmeden sarılacaksın o insana. Yeni bir krallığa gideceksin, belki gök kuşağı süslemeyecek sokaklarını, bulutları pembe olmayacak eskisi gibi. En azından karabasanlar gezmeyecek sokaklarda, en azından içine çektiğin nefeste halkının külleri gitmeyecek ciğerlerine.

Çınar
10 Şubat 2018
12345...10...Son »

metin2 bilişim