yaz kizim
Kelimenin tam anlamıyla insanlar da aslında birer mekanik mekanizmadır. Bilgisayarlar, otomobiller, ev aletleri vb. gibi her insan parçalardan bir bütünü oluşturur ve her bilgisayarın özelliklerinin farklı oluşu gibi insanların da özellikleri farklıdır. Örneğin bir bilgisayarın HDD’si 120gb olabiliyorken bir diğeri gigabyte değil terebyte ile ölçülür. Bir insan standart HDD kullanıyorken diğerleri SSD kullanır.. Bu terimleri anlayabilmeniz için biraz ileri seviyede bilgisayar bilgisine sahip olmanız gerektiğini hatırlatayım. Eğer bu teknik bilgileri bilmiyorsanız konunun en altına küçük bir açıklama kısmı ekleyebilirim.

İlk olarak en basit kısımdan başlayalım, insanlar yaşlandıkça olayları hafızalarında tutma özellikleri kaybolmaya başlar, bilgisayarların HDD’leri de aynıdır. Belirli bir süre kullanılan HDD’ler (insanlardaki hafıza ile özdeşleştirdiğim kısım) bazı bilgileri ekle çıkar yaparken bad sector vermeye başlar. Yani şöyle düşünün, HDD’de 100 birim var, artık o kadar çok kullanılmış ki 100 birimin 100’ü de düzgün çalışmıyor, sadece 80’i, 90’ı çalışıyor. Çalışmayan kısımlar ise artık geri döndürülemez şekilde bozulmuş. İnsanlarda da bu olay var, bakınız: Alzheimer..

Gelelim Ram kısmına…

Ram’in boyutu ne kadar çok olursa büyük verileri işleme kapasitesi de o denli artar bir bilgisayarda. İnsanlarda da böyle bir durum net olarak söz konusu. Karşımıza 16 GB ram’e sahip bir bilgisayar ve 2 GB ram’e sahip bir bilgisayarı alıp ortalama 30 GB’lık bir dosyayı farklı bir sürücüye kopyalamaya çalışalım. 16 GB ram’e sahip bilgisayar bu işlemi çiğdem çekirdek niyetine birkaç saniyede hallederken, 2 GB ram’e sahip bilgisayar açılmayan Antep fıstığını açmaya çalışır gibi ezilecek. (Ram haricinde tüm özelliklerini aynı kabul edersek..) Bunu da insanlardaki büyük olayları kavrama ve yönetmeye bağlayabiliriz. Kapasite meselesi de denebilir, bazı insanlar küçücük sorunlarda ne yapacaklarını şaşırırken bazıları ise gezegenin yok olmasını önleyebilir.

Ekran kartları..

Ne alaka diyeceksiniz, emin olun ekran kartlarımız da var.. Bir insanın ekran kartı görsel hafızasıdır, ekran kartının bilgisayardaki işlevi ise grafiksel etkinliklerde üstün performans göstererek olayı çözümlemesidir. Mesela onboard ekran kartına sahip bir bilgisayarda büyük boyutlarda video düzenlemesi yapamazsınız, küçük videoları bile renderlamak için saatler harcarsınız. Ama performanslı bir ekran kartı bu işlemleri çiğdem çekirdek misali yapacaktır. İnsanlar için de aynı durum söz konusu, onboard ekran kartı kullanan insanlar grafiksel detaylarda (En basitinden 7 farkı bulmak, biraz daha zorlaştıracak olursak ortamdaki ince detayları görmek) patlayacaktır. Ne demek istediğimi anlamadıysanız alttaki videoyu izleyebilirsiniz..

Yukarıdaki videodaki detayları çoğu kişi görmeyecektir, çünkü çoğu insan düşük performanslı ekran kartlarına ya da onboard ekran kartlarına sahiptir. Güçlü ekran kartına sahip olan insanlarsa sadece 1-2 detayı kaçıracaktır..

İşlemci..

İşlemci net olarak beyindir. Bilgisayarın beyni işlemcisidir, insanın işlemcisi ise beyni. Saydığım tüm donanımlar güzel bir işlemciyle birleşmiyorsa ne kadar iyi olurlarsa olsunlar haklarını veremezler. Aynı şekilde işlemci ne kadar iyi olursa olsun donanım kötü olursa işlemci de kendi hakkını veremez. Bunu da şöyle düşünebiliriz, çok zeki olan birisinin tüm vücudunun felç olması ona hiçbir fayda sağlamaz, sadece düşünceleri var olur. Bu düşünceleri aktaracak donanımı olmazsa işlemcinin gücü de önemli değildir.

İşletim sistemi…

En önemli etkenlerden birisi ise işletim sistemidir. Her bilgisayarın en iyi olduğu bir işletim sistemi vardır ki insanlar da aslında tam olarak böyledir. Mesela Intel Pentium bir makineye Windows 10 Pro’yu kuramazsınız, size hiçbir işlem yaptırmaz hatta büyük ihtimal sistem açılmaz. Aynı şekilde sözel zekası olan bir insana da üstel ve logaritmik fonksiyonları sormaya kalkarsanız sistemi çöker ve hata verir. Kısacası aynı bilgisayarda olduğu gibi o da onu kaldıramaz. Dolayısı ile işletim sistemine göre eğitim verilmelidir. Bir çocuk küçüklüğünden itibaren çok güzel resimler çizebiliyorsa o çocuk güzel sanatlar üzerine, diğeri küçük yaşlardan itibaren matematikte çok iyiyse matematik üzerine kaliteli eğitimler almalıdır. Eğitimin kalitesi ise işletim sisteminin optimizasyonu demektir. Bazı işletim sistemleri donanım ne kadar kuvvetli olursa olsun boş ve gereksiz dosyalardan dolayı tıkanır ve bir süre sonrası formatlanması gerekir, formatlanınca düzelir. İnsan beyni ne yazık ki formatlanabilir bir obje değildir, dolayısı ile işlenecek bilgiler oldukça kaliteli ve özenle seçilmiş olmalıdır. Aksi takdirde HDD’de bad sector’ler oluşabilir sonrasında ise sistem tamamen kullanılamaz hale gelebilir.

Power Supply

Çoğu bilgisayar kullanıcısı bunun ne olduğunu bilmez, özellikle laptop kullanıcıları power supply’den bihaberdir çünkü Power Supply masaüstü bilgisayarlarda gücü anakarta ve diğer donanımlara gerektiği kadar ileten bir cihazdır. Bu da insanların sinir katsayıları ile özdeşleştirilebilir. Çünkü power supply’lerin belirli bir voltaj gücü vardır ve aşırı voltaj akımında ise donanımın yanmaması için genellikle kendileri yanarlar. İnsanlarda ise power supply dediğimiz donanım tam olarak beynin içinde bir yerlerde sinir mekanizmasıdır. Sinir mekanizması demek doğru olmaz, sinirlenme merkezi dersek daha doğru olacaktır. Siz bir insanın sinirlendiği nokta 20 iken ona 30’larda 40’larda baskı uygularsanız o kişi donanımına zarar gelmemesi için ani bir patlama yaşayacaktır. Bilgisayarlarda bu gibi durumlarda power supply yanar ve tekrar kullanılamaz. İnsanlarda ise ani patlama yaşanır, ardından bir yorgunluk çöker daha sonrasında birkaç saat içinde kendisini yeniler. Dolayısı ile ne 400 watt değerli power supply’lere 600 watt dayayın ne de sinir noktası düşük insanlara yüksek dozda baskı.. Yoksa her ikisi de patlayacaktır.

Son olarak…

Fan

Genellikle kullanıcıların gürültü çalışmasından dolayı şikayetçi olduğu fan’lar aslında bilgisayarların olmazsa olmazıdır. Çünkü fanlar olmazsa bilgisayar herhangi bir işlem için performans göstereceği sırada çok ısınır ve yanar. Fanlar bu gibi ısınmaları önler ve işlemin devam edebilmesi için bilgisayarı soğutur.. Fan’lar ise genellikle insanların içinde değil dışında yer alır. Kavga, stres veya herhangi bir üzüntü sırasında çökmek üzere olan sizi çevrenizde sevdiğiniz eşiniz, arkadaşınız, akrabalarınız sakinleştirir. Bu da tam olarak serinletme etkisidir, yani size destek olan dostlarınız sizin için önemli bir etken olan fanlardır. Elbet ki bu fanlar da bazen arıza yapar ya da duraklamalar yaşayabilir. Parçalardan bir bütün olduğunuzu unutmayın.

*Bilgisayar terimlerini bilmeyen kişiler için aşağı kısma ekliyorum:

  • HDD: Hard disk, bilgisayarınızın belleğidir. Tüm bilgilerinizin siz silmediğiniz sürece kaldığı disk’tir.
  • SSD: HDD’nin son versiyonudur. HDD’ye göre 100 kata göre daha hızlıdır.
  • Ram: Bilgisayarınızda çalışan program verilerinin, hızlı erişebilirliğini arttırmak için bilgisayar sisteminin hafızasında tutulması işine yarar. Bilgisayar sistemleri cihazlarında hafıza kelimesi çeşitli anlamlar taşıyabilir. Sabit diskte bir hafızadır, RAM da bir hafızadır. Sabit diskte veriler bilgisayar sistemini kapattığınızda da kalır. RAM hafıza ise elektrik kesildiğinde sıfırlanır ve veriler kayıt altında tutulmaz.
  • Ekran Kartı: Bilgisayarlarda herhangi bir işlem yapılırken, yapılan işlemi bilgisayarın ekranında görmek mümkündür. Elde edilen işlemlerin sonuçlarının alındığı ortam veya cihazlara çıkış ünitesine ekran kartı denilmektedir. Ekran kartı, diğer bir adıyla grafik kartları, bilgisayar monitöründeki her türlü yazı, grafik, resim, film gibi şekillerin oluşturulmasında işlemci ile monitör arasında görev yapan adaptörlerdir. Monitörlerde görülen her türlü çıkışlar ekran kartından gelen bilgilerdir. Daha farklı olarak, ekranda oluşacak görüntü; işlemci ile monitör arasında bir ara birim olan ekran kartı tarafından toplanıp, bilgisayarın oluşturduğu bilgiler, ekran kartı tarafından monitöre video sinyali olarak gönderilmektedir.
  • İşlemci: Bilgisayarın temel işlem birimini oluşturan, belirli mantık ve matematik işlemlerini elektronik olarak yapabilecek biçimde, verilen komutları yorumlayan ve yürüten, yongalardan oluşmuş tümleşik devre.
  • İşletim Sistemi: Bilgisayarda çalışan, donanım kaynaklarını yöneten ve çeşitli uygulama yazılımları için yaygın servisleri sağlayan bir yazılımlar bütünüdür. 
  • Power Supply: Bilgisayar güç kaynağı (Power Supply) Bilgisayar güç kaynağı , genellikle metal bir kasa yerleştirilmiş, içinde transformatör ve/veya elektronik devreler bulunan, bilgisayar birimlerinin çalışmaları için gereksinim duyulan farklı gerilim değerlerinde doğru akım sağlayan donanımdır.
Çınar
5 Ağustos 2017

3 yıllık bir tanışma ve anlaşma veyahut anlaşamama sonrası tarih 4 Ağustos 2017’yi gösteriyorken saat 21.00 sularında gerçekleşiyor olaylar..

İki büyük aile barış antlaşması müzakereleri için buluşacak. Tarihin gösterdiği üzere barış için gidilen bu buluşma savaşa da sebep olabilir, çünkü aileler birbirlerini tanımıyor. Prens Prensesi görmüş aşık olmuş, aşık etmiş kendine.. Aileler başka bir detay bilmiyor…

Zamanda yolculuk her insana bahşedilmiş bir şey değildir, bu yeteneğimi kullanmak istiyorum ve saat 17.00 sularına gitmek istiyorum.. Aman Allah’ım, o saatlerde Prensimiz Çınar güzellik uykusunda, Prensesimiz Öksüz ise 21.00 sularında meydana gelecek büyük patlama için hazırlık peşinde, her şey en ince ayrıntısına kadar güzel olmalı. Odada oraya ait olmayan tek bir şey bulunmamalı, tozlar ortadan kaldırılmalı ve ikramlıklar midelere inmek için tüm emir komutalara uymalı, isyan çıkarmaları düşünülemez bile.. Hepsi kutsal bir görev için orada, Prens ve ailesinin gözüne girebilmek..

Prensimiz saat 20.00 sularında güzellik uykusundan kalkıyor, afyonu patlamamış, aptal bir halde duşuna giriyor. Ardından Krallığın ilk veliahdı olan ağabeyiyle birlikte saraylarını terk edip krallığın en iyi çiçekçisine ve tatlıcısına gidiyorlar. Her ne kadar Prensesi beğenmeye gidiyor olsalar da karşı tarafında bir krallık olduklarını akıllarından çıkarmıyorlar. Bu yüzden her iki tarafı da onure edecek bir çiçek ve tatlıyla eve geri dönüyorlar. Büyük buluşmaya yarım saatten az bir zaman kalmış durumda.. Kral ve Kraliçe hazırlıklarını tamamlamış, Prens ve Prensin ağabeyini bekliyorlar. Nihayet Ufuk’ta Prens ve ağabeyini taşıyan araç görülüyor, usulca sarayın bahçesine giriş yaptıktan sonra eve girip hazırlanmak için asil bir şekilde iniyorlar araçtan. Mütevazi bir krallık burası, hizmetli yok, herkes kendisi hazırlanacak… Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Prens ve ailesi yabancı krallığa doğru yol almaya başlıyor. Az gidiyorlar, uz gidiyorlar, dere tepe düz gittikten sonra nihayet yabancı sarayın önüne gelmiş durumdalar. Prens, kendisine yakışır şekilde elinde çiçeği ile başı dimdik şekilde sarayın kapısına yanaşıyor ve içeride heyecan patlamasına sebep olacak düğmeye basıyor.. Sonra usulca bir ses geliyor: “Kimsiniz?” Prens cevap veriyor… Çınar ve Kazak Krallıklarının en sevilen Prensi, Çınar Hükümdarlığının 2. varisi Ufuk Çınar ve herkesin karşılarında diz çöktüğü saygı değer ailesi… Büyük bir ihtişamla açılan kapıdan Prens ve ailesi içeriye giriyor… Saray yüksekte ve yolu patika. 3 tepe aştıktan sonra Öksüz Hanedanlığı karşılıyor Çınarlar’ı.. Sonrası ise…

Sonrası ise ne yazık ki bu hikayeyi sürdürememem çünkü aile tanışması dediğiniz olay uzun zamandır birbirlerini görmeyen akrabalar misali oturup konuşmasından öte bir şey değilmiş aslında. Nasılsınız, neler yapıyorsunuz, klima sağlığa zararlı mı, devlet meseleleri, övgüler, ikramlar, gülümselemeler, utanmalar ve son… Tabii bunun böyle olmasının sebebi aile yapısının birbirine oldukça benziyor olması, yazımın en başında belirttiğim gibi bir çatışma da çıkabilirdi, yanlış anlaşılmalar ya da kafa yapısı uyuşmazlığı olabilirdi. Arada karşı olduğum bir mevzuya değinilse bile (ki eminim bile isteye ortaya atıldı bu mevzu) yeri ve zamanı olmadığı için sessizliğimi korudum. Çünkü bu detaylar, bu düşünceler sonraların zamanı.. Ve elbette ki sadece benimle onun arasında halledilebilecek bir konu. O yüzden herhangi bir şekilde korkmam ya da çekinmeme gerek yoktu. Bazı konularda benim duruşum belliyken elbet ki karşı tarafta bazı konularda duruşunu göstermeye çalışacaktır.. Bence gayet iyi bir gündü, sonrasındaki yorumlar ise bu durumun kanıtıydı.. “Kanımız ısındı, biz gibiler…” lafları, her iki tarafın da bu sözleri sarf etmiş olması bizim için güzel bir durumdu. Bu kısım bu kadar, şuana kadar okuduğunuz kısımdan aile tanışmasında neler oluyor anlamadığınızın farkındayım, yazmak için yazıyorum.. Normalde anlamlı şeyler karalasam da bu sefer yazmak için..

Gelelim o zaman asıl konuya…

Aile tanışmasında ne olur ne yapılır?

Biz aile tanışması olduğu için çikolata götürmeyi uygun görmedik, neticede bir isteme mevzusu olmayacak o yüzden o kadarlık bir ciddiyete gerek yoktu. Çiçek ve şöbiyet ile gittik, kapıda karşılandık ve oturma düzenimizi ayarladıktan sonra oturduk. Damat adayı olduğum için fazla sesimi çıkarmadım, yoksa dahil olabileceğim tonlarca konu vardı, ama böylesi yakışık almazdı. Yaklaşık 2 saat oturduk, 40. dakikadan itibaren boynum ve sırtım ağrımaya başladı. Hiç dinlenmeden 5 saatlik motor yolculuğu yaptım ve net olarak karşılaştırmak gerekirse bu kadar yorulmadım.. Gerek durumun stresi, gerek oturuş pozisyonumun rahat olmasından ötürü bu ağrılarım meydana geldi ama yapabileceğim bir şey olmadığı için arada bir çaktırmadan hareket ve küçük masajlarla bu ağrıları dindirmeye çalıştım. Televizyonlarda gördüğüm klişe olay gerçekmiş, iyiyim siz nasılsınız muhabbeti. Herkese tek tek “Nasılsınız, -iyiyim sizleri sormak gerekli, -İyiyiz teşekkür ederiz.” sonra hop diğerine geçip aynı sohbeti sürdürmek.. Bi’ ara Öksüz’ün anneannesi kahvenin yanında gelen şekeri düşürdü ve ardından “Şekerim düştü.” dedi, ortalığı bir kahkaha almasını bekledim ama kimse olayı ben ve ağabeyim gibi yorumlamadı, dolayısı bunun esprisi de ikimiz arasında kaldı. Fincanlarımızın Beşiktaşlı (siyah-beyaz) olmasına değinmezsem olmaz, her ne kadar küçük bir detay olsa da farkına varmayacağımız bir durum değil, bu da gelin kızın gelecekte Beşiktaşlı olacağının göstergesi. Bunlar haricinde aslında fazla kasacak bir durum olmasa da o kadar da rahat olamazsınız neticede görücülüğe gidiyorsunuz. Karşı tarafın güler yüzü bizimkilerin güler yüzüyle birleşince gayet samimi bir ortam oluştu. Ardından ise vakti zamanı gelince kalktık zaten, üzerimizden büyük bir yükü atarak bindik aracımıza ve geldik evimize..

Uzun bir yazı oldu, ortalama 900 kelimelik bir yazı, dolayısı ile artık kesmem gerektiğini biliyorum. Hayatımda yaşadığım sayılı heyecanlardan birisi olduğu için sürç-i lisan ettiysem, olayları abarttıysam ya da karıştırdıysam affola..

Çınar
5 Ağustos 2017

writer-wallpaper-1366x768

Yazmak…. Yazmaya başladığınızda duramazsınız, yazmaya başladığınızda artık tedavisi olmayan bir lanete bulaştınız demektir. Bu lanet sizi yüceltebilir ve yücelttiği en son noktadan da bir anda yere bırakabilir. Çünkü yazmak gerçek bir lanettir, ölümsüzlük gibi..

Yazmak aslında ölümsüzlüktür, bedeniniz bir gün çürüyüp gitse de düşündüklerinizi aktarmışsanız bir kağıda asla ölmezsiniz akıllarda. Sizin gibi olanlara dokunursunuz, kalpleri ısıtır ya da o kalplerde kendiniz için nefret tohumları ekersiniz, bu, lanetin en kırılgan noktasıdır. Arayı bulamazsınız, bir tarafınız olmalı. Yazıyorsanız tarafsız olamazsınız, çekimser davranamaz ve bilmiyorum diyemezsiniz. Çünkü yazmak en başında bir cesaret işidir, herkes kolay kolay yazamaz, yazmaya başladıklarında ise düşünceleri teslim olur kelimelerine. O kelimeler bazen bülbül olur şakır, mutluluk saçar etrafa bazen bir diken olur battığı kişiyi zehirler ve ölüm getirir. Ölen kişi çoğu zaman zehirlenen değil, yazandır. Çünkü cesetler kaybetmez, yaşayanlar kaybeder. Zehre maruz kalan artık bir cesettir, zehirli kelime ağacının bahçıvanı ise bir katil…

Bahçıvanın sadece zehirli ağaçları yoktur aslında. Zehirli olanların yanında binlerce farklı ağaç bulunur ve bu ağaçlar zamanla gelişmiştir tıpkı bir tohum gibi. Tohum ekildikten sonra fidana dönüşür, fidan ise köklü bir ağaca. Bu fidanın beslenme şekline göre kimi zaman zehir salgılar kimi zaman ilaç, kimine deva olur kimine ölüm. Alakasız ama küçük de bir not: En etkili ilaçlar en tehlikeli zehirlerden üretilir. Dolayısı ile bahçıvanlar kimi zaman hayatında olmaması gereken kişileri zehirler.

Bahçıvanlığa dönelim…

Aslında herkes birer bahçıvandır, herkesin binlerce ağacı vardır faydalı veyahut zararlı. Ama insanlar ağaçlarını genellikle kafalarının içinde milyonlarca elektriksel aktiviteden ibaret tutar, kelimelere dökmez, dolayısı ile kimseye faydası ya da zararı olmaz. Bu da onların hepsini sadece insan yapar, sıradan birer insan. Bahçıvanlar ise düşüncelerini o karmaşadan kurtarıp herkesin görebileceği bir yere eken kişidir. Ektikten sonra ise utanmadan ve gocunmadan biçen kişi. Ne yetiştirdiğini herkese açık açık gösteren kişi… İki yüzden uzak, yalanlanamayan, iftira atılamayan kişidir bahçıvan…

Bahçıvan, yazandır…

Eğer bir yerlerde bir şeyler yazmışsanız artık geri dönüşü olmaz, ben yazmadım ben söylemedim diyemezsiniz, bu da iki yüzlülüğün en büyük düşmanıdır, aksini iddia ederseniz kendinizi yalancı çıkarırsınız. O yüzdendir ki yazmak gerçek bir cesaret işidir. Sadece konuşmak ise korkakların ve iki yüzlülerin en sevdiği şeydir çünkü her daim aksini iddia edebilirler.

Sıradan insanlıktan çıkıp birer bahçıvan olun…

Güzel ağaçlar yetiştirin, deva olun insanlara. Varsa nefretiniz kelimelerle anlatın, ister edebi şekilde ister açık açık. Yalnız kalmaktan korkmuyorsanız yazmak sizin en büyük ilacınız olacaktır. Yalnızlığı göze alamıyorsanız hiçbir zaman toprağa dokunmayın. O korkaklık toprağı da kirletir, bırakın toprak cesur kalsın.

Düzenleme öncesi (İlk hali):

Yazmak…. Yazmaya başladığınızda duramazsınız, yazmaya başladığınızda artık tedavisi olmayan bir lanete bulaşmışsınız demektir. Bu lanet sizi yüceltebilir ve yücelttiği en son noktadan da bir anda yere bırakabilir. Çünkü yazmak gerçek bir lanettir, ölümsüzlük gibi..

Yazmak aslında ölümsüzlüktür, bedeniniz bir gün çürüyüp gitse de düşündüklerinizi aktarmışsanız bir kağıda asla ölmezsiniz akıllarda. Sizin gibi olanlara dokunursunuz, kalpleri ısıtır ya da o kalplerde kendiniz için nefret tohumları ekersiniz, bu, lanetin en kırılgan noktasıdır. Arayı bulamazsınız, bir tarafınız olmalı. Yazıyorsanız tarafsız olamazsınız, çekimser davranamaz ve bilmiyorum diyemezsiniz. Çünkü yazmak en başında bir cesaret işidir, herkes kolay kolay yazamaz, yazmaya başladığınızda ise düşünceleriniz teslim olur kelimelerinize. O kelimeler bazen bülbül olur şakır, mutluluk saçar etrafa bazen bir diken olur battığı kişiyi zehirler ve ölüm getirir. Ölen kişi çoğu zaman zehirlenen değil, yazandır. Çünkü cesetler kaybetmez, yaşayanlar kaybeder. Zehre maruz kalan artık bir cesettir, zehirli kelime ağacının bahçıvanı ise bir katil…  

Yargısız infaz yapmayalım; bahçıvan katil olmayabilir, ne de olsa en etkili ilaçlar en tehlikeli zehirlerden üretilir. Bahçıvanın sadece zehirli ağaçları yoktur, o ağaçların yanında binlerce ağaç bulunur ve bu ağaçlar zamanla gelişir tıpkı bir tohum gibi. Tohum ekildikten sonra fidana dönüşür, fidan ise köklü bir ağaca. Bu fidanın beslenme şekline göre kimi zaman zehir salgılar kimi zaman ilaç, kimine deva olur kimine ölüm.

Bahçıvana geri dönelim.

Aslında herkes birer bahçıvandır, herkesin binlerce ağacı vardır faydalı veyahut zararlı. Ama insanlar ağaçlarını genellikle kafalarının içinde milyonlarca elektriksel aktiviteden ibaret tutar, kelimelere dökmez, dolayısı ile kimseye faydası ya da zararı olmaz. Bu da onların hepsini sadece insan yapar, sıradan birer insan. Bahçıvanlar ise düşüncelerini o karmaşadan kurtarıp herkesin görebileceği bir yere eken kişidir. Ektikten sonra ise utanmadan ve gocunmadan biçen kişi. Ne yetiştirdiğini herkese açık açık gösteren kişi… İki yüzden uzak, yalanlanamayan, iftira atılamayan kişidir bahçıvan…

Bahçıvan, yazandır…

Eğer bir yerlerde bir şeyler yazmışsanız artık geri dönüşü olmaz, ben yazmadım ben söylemedim diyemezsiniz, bu da iki yüzlülüğün en büyük düşmanıdır, aksini iddia ederseniz kendinizi yalancı çıkarırsınız. O yüzdendir ki yazmak gerçek bir cesaret işidir. Sadece konuşmak ise korkakların ve iki yüzlülerin en sevdiği şeydir çünkü birisinin yanında “a” derken diğerinin yanında “ben a demedim, b dedim” der ve yalanı ortaya çoğu zaman çıkmaz. Çünkü konuştuğu o kişi genellikle birbirine düşman insanlardır ve bu sana “a mı dedi yoksa b mi dedi?” diye sormazlar. Ama o kişi düşüncelerini kaleme alırsa tarafını belli eder ve hiçbir şekilde bu duruşu yok edemez.

Çınar
3 Ağustos 2017
Korumalı: Başlığı olmayan bir yazı

Bu içerik parola ile korunmaktadır. Görmek için lütfen aşağı parolanızı girin:

Çınar
21 Temmuz 2017
Rahatsız Etme: Aktif

Tepedeyim, yalnız başıma. Yine saçma sapan muhabbetler, bağnaz insanların dolduruşuna gelen birileri yüzünden. Arka planda ise onlarca şey açık, bir tanesi hepsini bastırıyor ama: JoyTürk Akustik…

Normalde yazı yazarken arkaplanda bir şeylerin açık olmasını sevmem ama şuan umursamıyorum her nedense. Neyse konu bu değil..

İyi alıştım.. Yazı yazmak için bulunduğum ortamdan farklı ortamlara gitmeye iyi alıştım. Bu davranışı ilk İstanbul’da sergiledim sanırım, yazı yazmak için Kadıköy’e gitmiştim. Belki öncesinde de yapmışımdır ama en aklımda kalan o. Yağmur damlaları usulca düşerken üstüme dövüyordu parmaklarım klavyeyi yüreğimin söyleyemediklerini haykırmak için.. Sonrasında ise gecenin 4.30’u mu ne yine Kadıköy’e gitmiştim, Tipo vardı hatta altımda. Gençlere denk gelmiştim. Durun bulayım o yazıyı, buralarda bir yerdedir. Tamamdır buldum: 2.37’de İstanbul Bakın 4.30 değilmiş, 2.37’ymiş, yazıyı okumadım ama büyük ihtimal döndüğüm saat falandır. Öyle kalmış aklımda..

Neyse işte, tepedeyim, etrafımda onlarca içkici ama herkes kendi halinde.. Herkesin kendi halinde olması güzel bir şey ama bu kadar güzel bir yerin içkici mekanı olması kötü.. Buraya ailecek gelinmeli aslında, yetkililer buna bir önlem almalı.. Ayın 13’ü olmak üzere.. Değer verdiğim birisinin doğumundan 13 gün sonra, canım ciğerim saydığım kardeşimin ölümünden 5 gün önce… Olmak üzere.. Belki de ölmek üzere… Yalan değil, alışıyorum yavaş yavaş. Senesi dolmak üzere, hala fazlasıyla üzüldüğüm anlar olmuyor değil ama artık normal karşılıyorum. Ölüm sonuçta, hepimize uğrayacak bir gün… Belki bugün belki bir ömür sonra.. Konu bunlar da değil.. Aslında konu yok Beyaz, sadece rahatlamak için çıktım. Aslında çıkıp güzel şehrimin sokaklarında 2. vitesin rölantisinde arkada JoyTürk Akustik ile ağır ağır dolaşacaktım. Sonra dedim neyse al bilgisayarı, çık tepeye, 2 kelam et Beyaz’la. Belki söylemek istediğin ama söyleyemediğin şeyler vardır.

Var mı Beyaz? Sen benim her şeyimi biliyosun, sana bile söyleyemediğim şeyler var mı? Bilmiyorsun… Çünkü ben de bilmiyorum. Şşşt, bu yazıyı eleştiriye çevirelim mi la Beyaz? Böyle ağıııır ağııır bir eleştiri. Belki birilerini kaybettirecek ama birilerini kazandıracak, hayatıma yön verecek, insanların bana bakışını değiştirecek bir eleştiri, ne dersin? Fazla mı yürekli olur, e yürekten yana sıkıntı yok ki, ne kaybederiz? Dediğim gibi, çevremizden birilerini kaybederiz… Peki ya, ne kazanırız? Şöyle güzel kökü sağlam bir duruş? Ne dersin Beyaz, kazanır mıyız? Aslında çevremde gerçekten objektif düşünen akıllı insanlar olsa eminim ki kazanırız da, yok ki Beyaz.. Var olanı da kaybettik zaten… O yüzden bugünlük de boşverelim eleştiriyi.

##

En yıpratıcı olanı ne biliyor musunuz, kavga gürültü falan değil.. Fikir çatışmaları..

Herkes olduğu gibi davransın artık. Zorlamayın hiçbir şeyi, olmuyosa koyverin. Beceremiyorsunuz işte, kendi benliğinizi bastıramıyorsunuz. Haklısınız da, o irade kimde var ki? Kim kendi benliğini gerçekten bastırabilir ki? Doğrudur, yaptığım haksızlık ama huzur aynı zamanda. Peki ya sizin yaptığınız? Sadece haksızlık mı yoksa aynı zamanda işkence mi?

Küçük de bir dipnot, bu yazım yaşımdan büyük hiç kimseye değil, küçüklerime…

Çınar
13 Temmuz 2017
N’aptın Müdür?

Olabildiğince gücüyle üzerime doğru vuran dalgalar var şuan. Marmara Denizi’nin Güzelyalı Sahili’ndeyim ve çok mu çok rahat bir puf koltuğun üzerinde sadece başımdaki ağrıyı hafifletmek uğruna yazıyorum… Ne yazacağım, kimden bahsedeceğim inanın hiçbir fikrim yok. Şuan sadece orta kahvemin ve sade sodamın ne zaman geleceğinin derdindeyim. Bunlar haricinde yüzüme bilgisayar ekranının ışıklarının vurması dikkatleri üzerime toplamama sebep oluyor. Bundan şikayetçi değilim, hoşnut olduğum da söylenemez, sadece umursamıyorum. Eski yazılarımı okuyan birisi bu şekilde bir blog yazısı yazdığımı zaten bilir.. Hayır hayır, hırçın Karadeniz’de ayağımda çorapsız şekilde yazdığım yazı değil, yanıma küçük bir çocuğun gelip tatlı bir sohbet ettiğimiz yazı. Neyse, kahvem geldi, sade sodam da birazdan gelir.. O ikisi geldiğinde manzaranın keyfini çıkarmak için bir süreliğine kapatacağım ekranı, ardından yine ben diye çıkarım karşınıza belki gündelik meselelerimden bahsetmek üzere…

Havalı havalı takıldığım yok, ukâlalığımsa asla. Ben sadece birilerini özlüyorum hayatımda, geri dönme ihtimali söz konusu olmayan birileri. Mesela deniz kenarına geldiğimde onunla ilgili bir şeyler hatırlıyorum, doğum gününde İzmir’e gittiğimiz ve onun bizim denize girdiğimizi izlemesi gibi. 3 gün sonra bu dünyadan göçecek olduğunu bilseydi yine de girmez miydi? Biliyorum çok saçma bir soru oldu bu. Neyse işte, özlemime verin. İnsan her daim kavuşamayacak olduğunu özlüyor sanırım, kavuşma ihtimali olduktan sonra özlemin anlamı ne ki?

Yanımda “Amaan ya, boşver konuyu değiştir.” diyecek birileri olmadığı için denizin bana dalgalarıyla bunu fısıldadığını varsayıp konuyu değiştiriyorum. Yoksa üzerimdeki dikkatler bir anda “Yazar sanırım, ilham almak için burada.”, “İşini mi yetiştiriyor acaba, helal olsun.” izlenimlerini “Deli lan bu, geldi yazdı yazdı sonra ağladı.” gibi düşüncelere bırakacak. O yüzden en güzeli konuyu değiştirmek.

Evet gelelim sıradan mevzularıma..

Yarın 13 Haziran, tercih listesini bildirmenin son günü. Ben tercihlerimi yaptım, öyle bir tablo oldu ki en batıdan en doğu sayılmasa bile doğuya kadar birçok şehir var içinde. Merak edenler için tercih listem şu şekilde deyip yüklemek isterdim ama “Hiçbir kadroya yerleşemediniz.” yazısını görene dek bunu yapmayı planlamıyorum. Olur da Allah müsaade ederse de atandığım il ve ilçeyi yazıp yeni bir yazı hazırlarım sizler için. Bunun haricinde ise anlatacağım pek bir şeyim yok ya benim, her şey eskisi gibi işte. Konuşmadığımdan değil konuşacak konum olmadığı için konuşma gereği duymuyorum. İzninizle Güzelyalı Sahili’nde denizin ilk defa hırçınlaşmasının tadını çıkarmak istiyorum, benden bu kadar.

Çınar
12 Haziran 2017
İliklerinize kadar sevin

Size sevgilisinden yeni ayrılmış ve her bokta eski sevgilisini suçlayan ergenler gibi “Kimseye kendinizden çok değer vermeyin, çok severseniz şımarırlar vb.” laflar etmeyeceğim. Sevgilisinden, 3 yıllık sevdiğinden (3 yılın kaçıncı ayında, gününde sevgi bitti bilmiyorum), ayrılan birisi olarak şaşırtıcı şekilde bunların tam tersini söyleyeceğim. Herkese olmasa bile sizin için değerli olan insanlara kendinizden çok değer verin, hatta öyle bir değer verin ki kendinizi unutun ve onun mutluluğu için gerekirse ölün. Ölümün anlamını çok iyi bilen birisi olarak söylüyorum bunu, gerekirse sevdiğiniz için ölün tabii sevdiğiniz ve sevginiz bir mantık çerçevesi içindeyse. Ölümden kastım da elinizi taşın altına koymaktan çekinmeyin demek, gidip kendinize zarar vermeyin. Ne olursa olsun kendinize fiziki olarak zarar vermeyin, bu sevmek değil psikolojik bir rahatsızlıktır. Bu tür şeyler yapıyorsanız uzman bir psikoloğa danışın ve destek alın, ayıp değil. Fiziki zararı geçtim, sevdiğiniz size psikolojik olarak zarar veriyorsa bundan sonrası sizin ne kadar akıllı olduğunuzla alakalı. Akıllı olan insan bunu gördüğü anda ayrılır, unutmayın, sevgi varsa akıl yoktur. Hem sevgi, hem akıl aynı anda yürümez. O ince çizgi hiçbir zaman yarı yarıya durmaz, ya akla ya sevgiye kayarsınız. Akla kayarsanız sonuç bellidir, ayrılırsınız ve kafanız rahat olur. Sevgide kalırsanız ruhen büyük işkenceler çekebilirsiniz. Tabi bu söylediklerimin hepsi sorunlu bir ilişki için geçerli. Yoksa ne var yani canım sevdiğinizle gayet iyi anlaşıyorsanız? Eğer sorunlu bir ilişkiniz yoksa (arada bir sorun elbet olur), gayet iyi anlaşıyorsanız aklı düşünmeye gerek yok, biriniz akıl olur diğeriniz sevgi. O zaman bu denge tutar işte. Ama dediğim gibi, sorunlu olmayan bir ilişkiniz varsa… Eğer öyle bir ilişkiye sahipseniz kıymetini bilin, arada bir aklı kenara bırakıp sevgiyle hareket edin. Yoksa s*ktiri boktan paçalar ıslandı diye darbe alırsınız, ayağımdan hasta oluyorum diye g*t gibi bırakılırsınız.

Sahi, sevgi neydi?
Sevgi cesaretti, sevgi güçtü, sevgi destekti. Peki seviyorum diyorsa ve cesareti yoksa ya da gücü veyahut desteği? İşte o zaman terazi şaşar, yengeç kovaya giremeden o bozuk terazinin oluşturduğu dengesizlik dalgalarında yolunu kaybeder. Demek ki seviyorum diyorsanız önce cesaretiniz olacak, sonra güç nedir bileceksiniz. Gücünüz yetmiyorsa kırmızı sınırı aşıp iyice yoracaksınız kendinizi, iliklerinize kadar yorgunluğu hissedeceksiniz ama yine de vazgeçmeyeceksiniz, taa ki sevgi denen yükü tepeye ulaştırana kadar… Kötü bir haberim var, sevgi denen dağın tepesi yok… Kısacası bazen boşa atacaksınız bayır aşağı, bazen sevginizin altında ezilip kalacaksınız, kibarlaşmaya gerek yok, gerekirse sevginiz için gebecereksiniz o yokuşlarda. İşte o zaman sevgi denecek, alışkanlık değil. Alışmış kudurmuştan beterdir derler ya, bir de sevene sorun onu… Seven alışmıştan da beterdir. Bir kere gözü karadır, değil elini sıcak sudan soğuk suya sokunca ses çıkarmamak (ki bazıları elini o soğuk suya bile sokamıyor) sevdiği için ölüme atlar seven… İşte bu tür bir sevgi lazım insanlara. Bu tür duygular varsa arada, sevgidir onun adı. Aşk meşk hikaye, sıradan ve belirli bir zamanda kaybolan şeyler. Sevgi… Büyüleyici ve ölüme dek hatta ölümden sonra bile süren bir his.

Aşk’ın doğurduğu sevgiler ölebilir, sevginin doğurduğu aşklar ölümsüzdür!

Yani demem o ki ey seven, karşındakine “Seni seviyorum” diyorsan gerçekten sev. Sevmenin altından kalkabileceksen sev, hafif yokuşu gördüğünde devir düşürüp stop ettireceksen in o koltuktan. Bırak, usta şoförler devralsın. Yokuşu gördüğünde gazı kökleyebilecek cesarete sahipsen sev, arkandaki aile desteğini hissetmeden sev, hayatta sadece o varmış gibi sev, ondan başka kimsen yok gibi sev. Kerem’in Aslı’yı nasıl sevdiğini bilmem, Ferhat’ın Şirin için dağları nasıl deldiğini umursamam ya da Leyla için Mecnun’un çöllere düşmesi s*kimde bile değil benim. Seven, yanan olmasın. Birlikte yanın seviyorsanız, dibine kadar, iliklerinize kadar yanın sevginiz için. Geberin ulan geberin sevginiz için! Yansın içiniz… Gerçekten seviyorsanız, sevmenin hakkını veriyorsanız bir gülüşle uyuşacaktır tüm acılarınız. Kısacası müdür, “Seni seviyorum.” diyorsanız, gerçekten sevin. Kalbinizle sevin, yüreğinizle sevin, bütün her şeyinizle sevin.

Yine oldu gece 3… Ben sizlere sevgiden bahsederken siz g*tünüzde uçuşan pirelerin derdindesinizdir, ne mutlu ulan size. Hepinize gönül yarasız, sevgi dolu günler diliyorum…

Çınar
7 Haziran 2017
12345...Son »

metin2 bilişim