Herkes suçlu, herkes.. Camdan dışarı bakan Ayşe, suçlu… Cama bakıp Ayşe’yi gören Ali, suçlu… Herkes suçlu, herkes…

Aslında, kimsenin hatası yok.. Tek hata sevda denen meredin.. Suçun aslı, sevdayı saygıdan önce sayanların.. O yüzden asıl suçlular; sevdiğini sanıp kendini halt sananlar, saygı olmayan yerde sevda arayanlar, daha da kötüsü saygı olmasa da sevda var sananlar.

Yok, hiçbir şey yok.. Saygı yoksa hiçbir şey yok.. Doğru yok, örnek yok, mutlu yok, iyi yok, güzel yok, dahası mı hatıra yok.. Yok, hiçbir şey yok..

Çınar
17 Mart 2016

Ben artık bir şey hissetmiyorum.
Ölü toprağı derler ya, öyle bir şey sanki.
Ben artık bir şey hissetmiyorum.
Eskiden kızar, kırar, bağırırdım ya hani ben.
Ben artık bir şey hissetmiyorum.
Üzerimde ölü toprağı değil, ölümün kendisi var gibi.
Yaşama bağlaması gereken tüm kablolarım kopartılmış sanki.
Ben artık bir şey hissetmiyorum.
Ruhum ayrılmış gibi bedenimden.
Uzuvlarımdaki kıpraşmaların bedenimi toprağa dönüştürüyor, görüyorum.
Ben artık bir şey hissetmiyorum..
Toprak oluyorum, ama hissetmiyorum.
Sanki yıllardır vazodaki taşmışım da toprağa kavuşmuşum gibi.
Kıpırdatmayın beni yerimden.
Ben artık bir şey hissetmiyorum.

Çınar
6 Mart 2016

Haydarpaşa’ya bakarken, İstanbul’un sessizliğinde huzur arıyorum. Saat lanet 2’yi 37 bıçaklıyor resmen. Mışıl mışıl uyuması gereken bedenim yatağında değil.. Karı dırdırının baskısıyla evi terk etmiş bir biçimde, vapur seferlerinin dahi durduğu vakitte Ahmet Kaya dinleyen birkaç efkarlı elemanın yanında, camına tek tük yağmur damlaları çarpan, şükre layık sıcak bir arabanın içindeyim..

Sol yanımda belki eski sevgiliye, belki patrona tonlarca küfür diye devam edecektim ki küfürlerin sahibi çıktı ortaya.. Sevgili… Aldatılmış bir adam hala sevdiğini söyleyerek küfrediyor camın öte yanında.. Aşık olmamış arkadaşı ise teselli veriyor ona.. Karınları acıkmış durumda sohbetlerine kulak misafiri olduğumdan haberleri yok. Hafif korkuyla karışık bilgisayarımın ekran parlaklığını düşürdüm.. Nihayetinde yarı sarhoş yarı efkarlı, 95 model amortisörleri kesilmiş Şahin S sahipleri.. Modelini nerden mi biliyorum? Sağ arka kapısında aracın satılık olduğuna dair bir a4 kağıt var, ordan biliyorum..

Rıhtım düşündüğümün aksine akşam vaktine göre daha kalabalık sanki.. Gece 2 buçuk olmasına rağmen herkes buraya dökülmüş.. Buradaki araçlarda duran herkesin sol yanımdakiler gibi olduğunu düşünürsek eyvah bu gençliğin haline.. Sizin canınızı kim yaktı brem? Kim kıydı sizin aşkınıza, gençliğinize…

Yok yok, şükür ki herkes böyle değilmiş.. Hemen sağ yanıma beyaz bi’ Renault Broadway yanaştı. Sesli bir müzik var, sözleri ise şöyle: “Varsa şekerin patlayalım şekerim..” Bildiğimiz tirreklerden veya diğer adıyla apaçilerden… Sanırım aralarında en normalleri benim bunların. Şuan burada en normali bensem çok güzel bi’ şey bu.. Neticesinde çevresine zararsız, uykusuzluğunu klavyeyi döverek çıkartan akıllı uslu bi’ insanım.. En olması gereken şeyde oldu şuan.. Arkadaşlarla toplu şekilde denize işeme ayini… Hemen ardından gelen Haydarpaşa’yı arkaya alıp poz verme ritüeli.. Atarsınız artık anı niyetine..

Dahası mı ne oldu? Tam noktalarımı koymuşken camıma iki tıklattılar.. Bizim fotoğrafımızı çekebilir misin? Çektim, çokta güzel fotoğraf çektim.. Onlarda bu iyiliğime karşılık temiz bardaklarının olduğunu, istersem onlarla içebileceğimi teklif etti. Sanırım içki içenler arasında bu güzel bir olay, içki masasına davet edilmek yani.. Net olarak trafik levhası olarak tanımladığımız tipler bunlar.. Şimdiyse tam bir atışmanın ortasındayım. Sağımdaki beyaz arabadan “Çakkıdı çakkıdı” şarkısı, onlara diss olaraktan solumdaki kırmızı arabadan son ses tabiri caizse bu bebelerin patlayacakları müziklerden.. Beyazlı yenildi, kıstı müziğini kapattı kapasını.. Tabi bizim bebeler coştu.. Ama yalan değil, güzel ses sistemi döşemişler arabaya.. Hay çakayım arkadaş, gitti güzelim manzaranın edebiyatı.. Yalnız yakınmam yalandan, sevdim burayı şuanda.. 2 dakika önce aşk acısı çekip “Seviyorum ulan!” diye bağıran herif şimdi “Ulalala ver ses veeer!” diye bağırıyor.. Buna ne denir ki, hadi bana eyvallah Haydarpaşa, benim kelimelerim tükenir burada. 2 ayrı müziğin tam ortasında harfler dökülmez oldu..

Çınar
14 Şubat 2016
Ben de unuturum

Bir gün unutursa doğmayı güneş
Unutursa zamanında batmayı
Yokluğunun acısına
Yanıp yanıp kavrulan yüreğim
Unutursa zaman geçmeyi
Unutursa mevsimler değişmeyi

Ben de unuturum…
Yıldız yıldız parlayan saçlarını
Ben de unuturum…
Senin gibi yalnızlığın acısını
Ben de unuturum…
Işıl ışıl parlayan gözlerini
Ben de unuturum…
Alev alev geceleri

Bir gün unutursa esmeyi rüzgar
Unutursa zamanında dinmeyi
Sensizliğin rüzgarına
Esip esip savrulan yüreğim
Unutursa gündüz geceyi
Unutursa mevsimler değişmeyi

İster yağmur yağsın
İster fırtınalar kopsun
Yüreğimin her köşesi
Paramparça olsun isterse
Ben de unuturum…
Ben de unuturum seni ben de

Çınar
10 Şubat 2016
Küfürsüz bir yazı

Küfretmeyeceğimi söyledim.. Çocuklarının küfreden bir babasının olmamasını istemeyen anne modeli için küfretmemeye dair beynime ambargo uyguladım. Lanet ağzımdan çıkan her cümle kontrole tabi tutuluyor artık.. Yanlış konuşup insanları kırmayayım, Allah gösterir de evladım olursa küfrederek rahatlayan babaları olmasın diye.. Yani küfretmiyor olmamın Allahlık, Peygamberlik bir durumu yok.. Allah’ın yarattığı kulları için hepsi… Anasıydı, oğluydu kızıydı falan işte…
Her ne kadar küfretmemeye çalışsam da bir orospu çocuğu çıkıyor illaki karşıma. Yahu pardon, terbiyesiz insan diyecektim, ağzımdan kaçırverdi… Ve bu terbiyesiz insanlar insanı çileden çıkartıp sabır taşını çatlatıveriyor insanın.. Gel de küfür etme o vakit deme? Etmem. O terbiyesiz insanlar için etmem.. İçimdeki Ufuk konuştu “Nah etmezsin. Orospu çocuğuna terbiyesiz insan deyince iyi hissediyor musun?” diye. Hissediyorum ulan. Küfretmeyince daha bi’ rahat hissediyorum. Neticesinde nasıl evlatlar yetiştirmek istiyorsak biz de öyle olmalıyız. Ulan olmalıyız olmasına da, neyse boşverin, “da” ları biriktirsem dağlar olur. En iyisi mi hiç girmeyeyim o konulara…
Hem ne evladı, ne karısı, ne düğünü Ufuk? Ulan bu zamana kadar olan yalnızlığımdan olsa gerek hayatım evlenmek üstüne kurulu sanki..
Soruyorlar “Eee, okul bitince n’apıcaksın Ufuk?”
Cevabım standart… KPSS’den Doğu’yu tercih ederim, atanırsam mis. Bi’ abime bi’ kendime araba alırım.. 2 yıl krediyi öderim.. E Doğu’da hayat pahalı değil zaten, hem birikim de yaparım..
“Eee Ufuk, arabayı aldın, kredisini ödedin sonra? İştir güçtür?”
Birikim olunca basit o işler şefim.. Hayırlısıyla saygılı, ataerkil, yerini bilen bi’ kız bulurlar bize evleniriz.. Ondan sonra işi de olur zaten gücü de..
Konuşmalar hep bu yönde.. Zaten en zoru da evlenmekte.. Malum, bana uygun birisini bulacaklar da, kız saygılı olup yerini bilecek, akıllı olacakta… Heh işte, bulurlarsa daaa, bulmazlarsa da!
Ulan yaşım 21.. Şakası bi’ yana 22’yi dolduruyoruz.. Akranlarım askerden gelecekler ben daha askere gidicem falan.. Ayrıca ne kadar rahatsam artık askerliği düşünmüyorum bile. Ulan atanırız, araba alırız, evleniriz.. Askerlik paşam? Yok askerlik, ne askerliği, o nerden çıktı, komutan mı, o ne?.. Bi’ ara aradan askerliği de çıkartırız herhalde.. Evlenmeden önce olur ama, askerlikten önce evlenirsekte işi bedelliye vurdururuz herhalde.. Yahu bana her yol Ankara.. Hayırlı olsun her şey hakkımızda..
##
Şu yukarıyı okudum şimdi. Benim hayallerim vardı eskiden.. Çok güzel hayallerim vardı özellikle İstanbul’a gelmeden, daha doğrusu yanlışı sevmeden önce… Görüyorum ki tümü gitmiş küçük küçük fırtınalarla. Geriye sadece yel kalmış Çınar yaprağını dahi kıpırdatmayacak. Neyse, en azından Çınar daha sağlam o fırtınalar sayesinde.. O yüzden Eyvallah herkese.. Sevene de, üzene de, hayal kurdurtana da, hayalleri çalana da..

Çınar
2 Şubat 2016
Kalp ölü, göz canlı

Bitmek üzere olan kalemimle, masamda sıcak çikolata ve karşımda Göztepe manzarasıyla oturuyorum. Arkasında FF ile kaldığım dersin notları olan Beyaz’a, ağzımdan çıkan buhar eşlik ediyor. Sıcak çikolatamdan bi’ yudum alırken 2 dakika sigara molasına çıkmış fast food çalışanı çekti dikkatimi.

Hani derdim var şuydu, buydu oydu diye takılıyorum ya bazen. O zamanlarda hayata nankörlük yapıyorum sanırım. Misal şuan hafiften üşüme tuttu, daha da üşürsem girerim alışveriş merkezine. Filmden çıkınca da gideceğim bi’ evim var. Her ne kadar odamın ısınmıyor olduğunu bilsem de sonuçta var. Ayrıca istediğim zaman gidebileceğim başka bir evim de var aslında. Bu da demek oluyor ki dertten yakındığımda aslında nankörlük yapıyorum.

Misal şu fast food çalışanı. Kim bilir ne derdi vardır. Veyahut benden dertsizdir, bilemem. Ama şu kış gününde dışarıda kalan insanlar? Hani gidecek evleri olmadığı için ATM boşluklarında üstlerinde incecik battaniye, altlarında yarısı buz tutmuş karton parçaları olupta her gece yatmadan önce donarak ölmemek için dua edenler. Bilmiyorum belki abartıyorum… Ama abartıyor olmam bile gerçeği değiştirmez. O insanlar sokaklarda. Her yerdeler.

Sabahları işe gidenler; özellikle Kadıköy’den, Eminönü’den, Taksim’den gidenler bilir. Onlar bilir, görür. O evsizlerin bazıları ölmüş gibi yatar. Bazense gerçekten ölürler. Belki çok kötü insanlardı ve öyle olmaları gerekiyordu. Belki çok zenginlerdi kandırıldılar ve artık evsizler. Hangimiz biliyoruz onların hikayesini? Hangimiz kulak veriyoruz onlara? Ben de dahil olmak üzere hiçbirimiz. Onları görünce içimizde bi’ his oluşuyor: acıma! Biraz daha yürüyünce ne acıma kalıyor kalbimizde ne merhamet.  Kalbimiz ölü gözlerimiz canlı şekilde ya bi’ arabaya, karıya kıza dalıyoruz veyahut bi’ ayakkabıya çantaya.. Bunun adı ne bilmiyorum. Bi’ isimde koyamıyorum..

Kendinden utanmış olsa gerek kalemimde yetmiyor kelimelerimi devam ettirmeye. Kalemim bile kendinden utanıp yazmayı bırakırken, biz hala yakınıyoruz siktirici dertlerimizden..

Göztepe Optimum 3. kat terası
19 Ocak 1016 20.35

Çınar
20 Ocak 2016
Karadeniz

Karadeniz’e karşı yazıyorum bu yazımı… Ege’ye, Marmara’ya karşı yazmıştım. Şimdi de kuzeye, soğuk bölgelere, Karadeniz’e geldim…

Karadeniz’i izliyorum, ayağımda çorapsız, mutluluktan bi’ haber… Her dalgası bir şeyi anımsatıyor, dalgaların kayalardaki sesi ise.. O sesin bi’ anlamı yok. Her şeyin bir anlamı olmalı aslında ama Karadeniz’in.. Karadeniz’in yok… Öylesine eşsiz ve bir o kadar ıssız bir manzara bu.. Bilgisayarımın üzerine düşen kar taneleri, ayağımı kangren edecek soğuk bir hava.. Bunlar engel değil Karadeniz’i seyretmeme. Biraz yüksekten bakıyorum Karadeniz’e. Ben anlamıyorum ama onun anlatmak istediği bir şey var belli.. Belki Rus gemileri, belki kuşların sessizliği.. Dedim ya biraz yüksekten izliyorum Karadeniz’i, haliyle renginden belliyorum derin yerlerini.. Sahile yakın sayılırım, dalgaların köpüğünü an ve an izleyebiliyorum. Dalgaya yakın uçan kuşları, sahilin nasıl beyaza büründüğünü… Her şeyi görebiliyorum buradan. Dediğim gibi, çorabımda yok ayağımda… Ama yine de değecek bir manzaranın eşiğindeyim. O yüzden yakınmıyorum, güzel olan her şeyin bir kusuru var, bilirim.. Karadeniz’in yok. Karadeniz kusursuz… Ufku dümdüz bir çizgi.. Bazı yerlerinde gökyüzü kara, bazı yerlerinde bulut bile yok… Acaba kaç fırtına var ilerisinde, kaç balıkçı teknesi ve kaç gemi… Marmara gibi canlı değil belki, ama çok hırçın… Belki de anlatmak istediği bir şey vardır Karadeniz’in… Belki bir düğün, belki bir ölüm…

Çınar
1 Ocak 2016
« İlk...45678...Son »

metin2 bilişim