“Peki insanlar nerede?” dedi Küçük Prens. “İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.”
“İnsanların içinde de öyle hissedersin.” dedi yılan. “Arada pek fark yoktur.”

Belki de hepimizin içinde büyük çöller vardır. Bazımız Leylamızla o çöldeyizdir, bazımız Leylamız yüzünden. Bazımız arada bir o çöle iner, bazımız o çölde müebbettir.

Küçük prense yılanın verdiği cevap gibidir hayat. An gelir insanların içinde yalnız hissedersiniz. Belki tek cümle yeter bunu hissetmenize, belki tek davranış. Belki de tek sezgi.. Öyle ya da böyle ayağınızda hissedersiniz çölün kızgın kumlarını ve yanında esen yalnızlığı.

Bazen çölünüzden çıkar gibi yapıp bir su istersiniz yanınızdakinden, “Susuzum..” dersiniz susuzluktan müzdarip, sonra o çölde biraz daha yürümeye koyulursunuz karşınızdakinin susuzluğunuza aldırış etmeyip su içmesinden.

O yüzden boşuna alınganlık etmeyin, anca ayaklarınız yanar o çölün kumlarında. Siz “Susuzum.” derken karşınızda su içen insana ise hiç kızmayın. Belki o da bir gün, belki o da bir gün anlar derdinizi. Anlamazsa da vay halinize. Ayaklarınızın kızgın kumlara alışması için dua edersiniz atsan atılmaz, satsan satılmaz bir kişiyse. Neticesinde, iyi gelmiyordur dertlerinize. E öyleyse, karışmasında çölünüze..

Çınar
17 Aralık 2015

Alman market markası Edeka’nın videosunu izledim geçenlerde. Oldukça etkileyici bir videoydu. Paylaştım twitter sayfamda. Şimdi ise blogumda paylaşmak istedim. Videoyu anlatmak istemiyorum. Yaklaşık 2 dakikalık, herkes tarafından izlenilmesi gereken bir video. İzleyin, yorum sizin..

Kimsenin ölmesine gerek yok yanında olduğunuzu hissettirmeniz için. Kırgınsanız gidin söyleyin, kırgınsa gönlünü alın. Kimsenin yanında olmak için ölmesini beklemeyin. Hayat bu, ölümün ne zaman geleceği belli değil. Kimseyi size kırgın bırakmayın.

Çınar
5 Aralık 2015

Geçen hafta, Hüseyin ve Ahmet ile birlikte ani bir karar aldık. “Hadi!” dedik, “Vizeler de bitti, güzel bi’ geziye çıkalım.” İkisi de düşünmeden kabul etti, sıra nereye gideceğimizi karar vermeye gelince içimde uktesi olan şehre yani Eskişehir’e gitme önerisini sundum. “Ardından Ankara’ya, onun ardından da Kastamonu’ya gideriz.” dedim. Önerim kabul gördü. Kişi başı şu kadar masrafımız olur, şu arabayla gideriz dedik, gideceğimiz tarihi belirledik, konuyu kapattık. Araç konusunda birkaç sıkıntı çıktı, hallettik. Belirlediğimiz tarih olan 27.11.2015 tarihinde saat öğleden sonra 1 civarı 2013 model, dizel Ford Fiesta’yı aldık. Akşam 7’de Ahmet’in sınavı olduğu için o zamana kadar İstanbul’da vakit öldürdük. Ahmet’te sınavdan çıkınca önce Kurtköy’e, Tayfun abimin yanına, ardından Eskişehir’e, içime sıkıntı sokan o yere yola koyulduk. Zaten yola düşme amacımız da düşünmekti. İyice düşünüp bazı konularda net kararlar verebilmekti. 2000 km yol aldık, düşünüp konuşacak, tartışıp sonuca vardıracak bolca zamanımız oldu. Kastamonu’dan çıkarken artık kararlarımda kesindi. Neyi nasıl yapacağım, kime ne tepki vereceğim, kiminle ilişkimi kesip kimlerle sürdüreceğim.. Her şey netti. Ta ki İstanbul’a gelip o sesi duyana kadar.

O sesi duyunca tüm kararlarım söndü, hepsini bir kez daha döktüm masaya, bir kez daha düşünme kararı aldım. Kıssadan hissesi, çıktığım yolda nereden başladıysam oraya döndüm. Her anlamda…

Bugün son kez bu konuları tartışacağım onunla, son kez başkasının gözüyle yorumlatacağım. Daha da detayına gerek yok. Hayırlısı neyse o olması dileğiyle..

Düşünce yolundan kareler…


IMG_0518

IMG_0557

IMG_0604

IMG_0667

 

IMG_0719

IMG_0738

IMG_0761

IMG_0771

IMG_0809

IMG_0830

IMG_0888

IMG_0895

IMG_0908

IMG_0926

IMG_0947

IMG_0989

LRZR8946

Çınar
1 Aralık 2015
Pazar, Satıcı ve Alıcı

Sosyal medyada kime neyi gösteriyoruz? Bazılarımız vücutlarını sergiliyor, bazılarımız dostlarıyla çekildiği fotoğrafları. Bazılarımız arabasıyla fotoğraf atıyor, bazılarımız yediği yemekleri. Hatta bazılarımız abartıp yatağından görüntü atıyor. Neden?

Arabasıyla fotoğraf çekip atan kişinin söylediği şey, “Benim arabam var.” Güzel fiziği olan kızın söyledi, “Bakın bu benim.” Yemeğini atan, “Bunu yiyorum..” Dostlarıyla fotoğraf atansa, “Bakın ben mutluyum, benim dostlarım var.” Hepsi ego tatmin edici, hepsi “Ben buyum!” deme amaçlı..

Uzun zamandır sosyal medya da fotoğraf paylaşılmasına karşı olduğumu yakın arkadaşlarım bilir, hatta fazla yakınım olanlar bu konu hakkındaki görüşlerimi de bilir. Dilim sivridir, sözüm de acı, ama düşününce hepsi birer birer hak verir. Kısacası, acı olan aslında gerçektir.

Sosyal medya da kendini pazarlamak deyimi vardır. Özellikle büyük şirketler, vakıflar, topluluklar büyük meblağlar karşılığında isimlerini duyurmak, yani kendilerini pazarlamak adına sosyal medyayı kullanır. Bazısı oy toplamak için yapar bunu, bazısı kamuoyu oluşturmak için, bazıları müşteri toplamak için. Hatta bazıları sadece bilinçlendirmek için yapar Green Peace gibi. Peki sıradan bi’ insan neden yapar hiç düşündünüz mü? Sıradan bi’ insan neden kendini pazarlama ihtiyacı duyar?

Beğenilmektir aslında tek istekleri. Sosyal medya ortamında fotoğraf paylaşıp beğeni almayan hiç kimse o fotoğrafları orada tutmaz. Bu kendini pazarlamak istemediği için fotoğraf paylaşımı yapan kişiler haricinde herkes için geçerlidir. Örneği şu profil: Ramazan Özden

Ramazan Özden, abimin okul arkadaşı aynı zamanda dostudur. Profilini incelediğimizde niyetinin ne olduğunu gayet iyi anlayabiliriz. Paylaşmak, bilgilendirmek, öğretmek. Hiçbir fotoğrafını beğenilmek için paylaşmaz, gezdiği yerleri, yediği yemekleri, hatta bazen kendisinin komik hallerini bile yükler sosyal medyaya. Amacı ise “Bakın burada bu var, buraya gidip görün, bakın bunun tadı güzel kesinlikle deneyin.” gibi mesajlardır.

Profilimde Ramazan Özden haricinde ki hesapların %90’ı aşan kısmı kendini pazarlamak adına açılmıştır. Beğenilmezse, kapatılır niteliktedir. Bu beğenilme muhabbeti ise keyfi, hatta nefsi bir durumdur. Nefis ise, kötüdür. Özellikle bayanlarda dikkatimi çeken bu konu çevremdeki insanlara bakış açımı her zaman değiştirmiştir. Tabiri doğruysa g*tü göbeği ortada fotoğraf paylaşan insan kendisine birilerini arıyordur. (Bkz: Hayvanlarda eşleşme çağrıları) Hele ki hayatında birisi olan kişilerin fotoğraf paylaşıyor olmasına ise akıl sır erdiremem. Hayatında birisi olup güzelliklerini sosyal medya da herkese açık şekilde paylaşanlar her zaman tuhafıma gitmiştir.

Demem odur ki sosyal medya da fotoğraf paylaşılması; eşi, sevgilisi olan insanlar için hoş değildir. Kızı için de, erkeği için de. Tabi şimdi siz bu görüşlerime katılmayacaksınız, hatta saçma bulacaksınız. Neticesinde vakti zamanında canımdan bir parça bile başkası saçma dediği için beni saçmalaştırmıştı. Zaten saçma buluyorsanız da ne güzel, sizde vaktin genişliğinden bir nebze almışsınız demektir. Tabii bu da başarı demektir sanırım sizin için. Öyle olsun bakalım. Kısmetiniz bol olsun dostlarım, kısmetiniz bol olsun arkadaşlarım.

 

Çınar
22 Kasım 2015
Aşkın Karanlığı

Sanırım sonunda efkar içeren, aşk-ı ızdırap tarzında bir yazı girecek bu siteye yeniden. Siteyi en başından tekrar oluşturduğum sırada kendime burada aşk içeren yazıların olmayacağını belirtmiştim, şimdi ise bir istisna uygulayarak Tolga Tabu’nun – Git Bahar Gözlüm şarkısı eşliğide çok kısa olmasını umduğum bir yazıya başlıyorum.

Kelimelerim anlamsız bir şekilde aktarılıyor yorgun parmaklarımdan klavyeye; görün, duyun, bilin diye.
Hissetmeyeceksiniz belki ama, şahidim kılayım sizi kendime.
Duymadım, görmedim, bilmiyorum takılırsınız belki sizde.
Takılın, nasılsa hiçbir şekilde derman olmayacaksınız şu küçücük dertlerime.
Kendime eş bilip, dost görüp, gölgeme aldığım insandan bile yok sonuçta çare.
Siz de sadece dinleyin, belki şahit olur da bakışınızı değiştirirsiniz çevrenize.
Konuşmalarımdan hiçbi’ şey anlamadınız elbette.
Takılmış gidiyorum kendi kendime bi’ kafiye.
Anlamı olmasa da saçmalaması rahatlatıyor belki de.
Eee…
Öyle işte, bitireyim Tolga Tabu’nun bir ben kaldım kaldım aşkın karanlığında sözüyle.
Neticesinde Ferdi olsaydı kendime, Tabu paylaşmışsam kalbime.

Çınar
21 Kasım 2015
Bulunmaz Hint Kumaşı

Yazalım yazalım da ne yazalım ey Çınar?

Şu cümleyle başka bir yazıma başlamıştım ve boş boş yazmıştım. Havayı, suyu, toprağı… Her şeyi yazmıştım. Ama bu yazım öyle olsun istemiyorum. Bu yazımda toplumsal bir sorun olarak gördüğüm, kendi düşüncelerime göre olması gereken ama olmayan şeylerden bahsetmek istiyorum.

Yavaştan giriş yapayım. Ben akşam ezanı okunduğunda, hava kararmaya başladığında topunu alıp kolunun altına, cincilerini (bilye) doldurup cebine, oyununu yarım bırakıp evine giden, babasından korkup annesinden sakınan bir toplumda büyüdüm. Küçükken tüm arkadaşlarım da aynı ben gibi, hava kararmaya başlayınca oyunu bırakıp yarıda, giderdi evine ocağına. Bir çocuk için oyunu bırakmanın ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Ama havanın kararmasıyla birlikte içimizde oluşan korkudan dolayı hiç zor olmazdı yarıda bırakmalarımız. En azından bize böyle aşılanmıştı, korkmamız gerekiyordu. Büyüklerimi, gerçekten büyük olanlarımı dinlediğimde onlarda böyleymiş zaten. Dedem, anneannem, babaannem, annem, babam, dayılarım ve niceleri. Bakın, ayırmıyorum kız ya da erkek diye. Çünkü kızı da birmiş, erkeği de. Neticesinde hava kararınca evinde olurmuş herkes.

İşte, ben biraz önce anlattığım şekilde büyüdüm, büyütüldüm. Benim doğrularım bu şekilde aşılandı bana ve bundan hiç yakınmadım. Ama şimdi dışarı baktığımda penceremden görüyorum ki kızlar olmuş erkek, erkekler olmuş gevşek.

Büyük lokma ye, büyük konuşma derler. O yüzden olabildiğince küçük konuşmaya çalışacağım. Allah söylediklerimden dolayı yüzümü kara çıkartmasın.. Ben babamın ağabeyim ve beni büyütmesinden, annemin bize vaktinde koyduğu o ince çizgilerden çok memnunum. Allah kısmet ederde bir oğlum olursa ileride, adını Umut Tuna koyar kendim nasıl büyütüldüysem öyle büyütürüm. Benim kız kardeşim yoktur fakat kız kuzenim çoktur. Ve hiçbirisi ben gibi büyütülmediği için kimseye örnek gösteremem. Bak bu ablan, bunu örnek al diyemem. O yüzden bir kızım olursa adını Alya koyar, kendisini kimsenin şüphe edip yakınmayacağı şekilde büyütürüm. Çok nadir olmak kaydıyla akşam vakti geç kalmasına müsade ederim misal. Üniversite ortamında çatısına güvendiğim yerlerde, biraz olsun muhafazakar yerlerde tutarım. Ona, başkasıyla aile olana dek göğüs kafesimde büyüttüğüm kuşum gibi yaklaşırım, eşi olacak adamın göğüs kafesine girene dek oradan çıkmasına da müsaade etmem. Zaten öyle olması gerekir kanımca kız çocuğu. Hem cesur, hem korkak. Konu namusuysa dünyanın en cesuru, korkusuzu ve eşkıyası, konu bir yabancıysa dünyanın en korkağı, sessizi ve dokunulmazı. Evet, kız dediğin dokunulmaz olmalı. Erkekte ona keza, evet erkek biraz daha cesur olmalı fakat o da belirli çerçevelerde. Hani orosp* lafını sadece kızlara söylerler ya, değil. Erkek dediğinde adam olmalı, gidipte erkeğin orosp*su olmamalı.

Kısacası evlat olarak büyüttüğüm çocuklar özel olmalı. Şuanda bile “Yok artık öylesi.” denilenlerden olmalı. Biz nasıl “bulunmayanlardan” olduysak, evlatlarımızda öyle olmalı. Evlatlarımızın öyle olması içinse önce biz olmalıyız. Neticesinde günümüzdeki yaşıtlarımın tüm rahatlığı ya anasından kaynaklı ya babasından. Zor da değil öyle olmak biliyor musun, hiç zor değil. Sadece gerçek benliğimizi koruyalım şu modern toplum denilen ahlak yoksunu kısma yeter. Onlara özenmeyip, gerçeklerden ayırmayalım mesela gözümüzü. Neyse doğrumuz odur yolumuz deyip bu çizgiden çıkmayalım. Çünkü yaşanan her şey asıl o zaman güzel olur. Aşkı da, sevgisi de, merhameti de, hazzı da o zaman anlam kazanır gönlümce. 5 para etmeyecek insanlar için mahvetmeyelim geleceklerimizi, anlık düşünerek kırmayalım sevenlerimizi. Özellikle 3 gün sonra yanımızda olmayacak insanlar için asla ama asla üzmeyelim ömür geçireceklerimizi. Kısacası birazcık, ama birazcık açalım gözlerimizi ve görelim gerçekleri. Kırıldığımız şeylerin aslında ne kadar değersiz olduğunu, kırdığımız şeylerin karşı taraf için ne kadar değerli olduğunu sürekli sorgulayalım.

Kıssadan hissesi, artık önce ben demeyi bırakıp önce sen diyelim. Önceki yazılarımda da değindiğim üzere annemin ünlü bir sözü vardır, “Ben demek şeytan işidir oğlum, ben deme, cümlede bile ilk olarak ben kelimesini kullanma.” Bu söz geldi aklıma geçenlerde, konuşmalarıma baktım sonrasında. Sonra “İyi ki!” dedim, “İyi ki anam böyle yetiştirmiş bizi.” Çünkü önce ben demek, yanınızdakini her zaman yalnız bırakmak demektir. Ama önce yanınızdakine sormak, işte bu büyük bi’ erdemdir.

Çınar
16 Kasım 2015
Ben Sizi Bilmem

Sizi bilmem, benim blogum var. Ne istersem, ne zaman istersem yazarım. Tüm düşüncelerimi, herkese açık şekilde paylaşırım.

Sizi bilmem, benim blogum var. Ne istersem, nasıl istersem kaleme öyle alırım.

Sizi bilmem, benim blogum var. Düşüncelerimi sade, net dahası mı özgür şekilde ifade ederim ben. Karışan olursa aklını karışlarım.

Ne de olsa, ben sizi bilmem…

Neyi nasıl düşünür, neyi nasıl ifade edersiniz, bilmem. Kime nasıl davranır, kimden nasıl korkarsınız, bilmem. Düşünceleriniz net mi, karakteriniz tutarsız mı, bilmem. Gizli saklı defterlerinizi okumadığım sürece, ben sizi bilmem.

Beyazlarımı okumadığınız sürece, Ufuk aslında kimdir, bilmezsiniz.

Velhasıl kelam; siz beni bilmezsiniz, ben sizi bilmem…

Çınar
15 Ekim 2015
« İlk...56789

metin2 bilişim