Bitmek üzere olan kalemimle, masamda sıcak çikolata ve karşımda Göztepe manzarasıyla oturuyorum. Arkasında FF ile kaldığım dersin notları olan Beyaz’a, ağzımdan çıkan buhar eşlik ediyor. Sıcak çikolatamdan bi’ yudum alırken 2 dakika sigara molasına çıkmış fast food çalışanı çekti dikkatimi.

Hani derdim var şuydu, buydu oydu diye takılıyorum ya bazen. O zamanlarda hayata nankörlük yapıyorum sanırım. Misal şuan hafiften üşüme tuttu, daha da üşürsem girerim alışveriş merkezine. Filmden çıkınca da gideceğim bi’ evim var. Her ne kadar odamın ısınmıyor olduğunu bilsem de sonuçta var. Ayrıca istediğim zaman gidebileceğim başka bir evim de var aslında. Bu da demek oluyor ki dertten yakındığımda aslında nankörlük yapıyorum.

Misal şu fast food çalışanı. Kim bilir ne derdi vardır. Veyahut benden dertsizdir, bilemem. Ama şu kış gününde dışarıda kalan insanlar? Hani gidecek evleri olmadığı için ATM boşluklarında üstlerinde incecik battaniye, altlarında yarısı buz tutmuş karton parçaları olupta her gece yatmadan önce donarak ölmemek için dua edenler. Bilmiyorum belki abartıyorum… Ama abartıyor olmam bile gerçeği değiştirmez. O insanlar sokaklarda. Her yerdeler.

Sabahları işe gidenler; özellikle Kadıköy’den, Eminönü’den, Taksim’den gidenler bilir. Onlar bilir, görür. O evsizlerin bazıları ölmüş gibi yatar. Bazense gerçekten ölürler. Belki çok kötü insanlardı ve öyle olmaları gerekiyordu. Belki çok zenginlerdi kandırıldılar ve artık evsizler. Hangimiz biliyoruz onların hikayesini? Hangimiz kulak veriyoruz onlara? Ben de dahil olmak üzere hiçbirimiz. Onları görünce içimizde bi’ his oluşuyor: acıma! Biraz daha yürüyünce ne acıma kalıyor kalbimizde ne merhamet.  Kalbimiz ölü gözlerimiz canlı şekilde ya bi’ arabaya, karıya kıza dalıyoruz veyahut bi’ ayakkabıya çantaya.. Bunun adı ne bilmiyorum. Bi’ isimde koyamıyorum..

Kendinden utanmış olsa gerek kalemimde yetmiyor kelimelerimi devam ettirmeye. Kalemim bile kendinden utanıp yazmayı bırakırken, biz hala yakınıyoruz siktirici dertlerimizden..

Göztepe Optimum 3. kat terası
19 Ocak 1016 20.35

Çınar
20 Ocak 2016

Karadeniz’e karşı yazıyorum bu yazımı… Ege’ye, Marmara’ya karşı yazmıştım. Şimdi de kuzeye, soğuk bölgelere, Karadeniz’e geldim…

Karadeniz’i izliyorum, ayağımda çorapsız, mutluluktan bi’ haber… Her dalgası bir şeyi anımsatıyor, dalgaların kayalardaki sesi ise.. O sesin bi’ anlamı yok. Her şeyin bir anlamı olmalı aslında ama Karadeniz’in.. Karadeniz’in yok… Öylesine eşsiz ve bir o kadar ıssız bir manzara bu.. Bilgisayarımın üzerine düşen kar taneleri, ayağımı kangren edecek soğuk bir hava.. Bunlar engel değil Karadeniz’i seyretmeme. Biraz yüksekten bakıyorum Karadeniz’e. Ben anlamıyorum ama onun anlatmak istediği bir şey var belli.. Belki Rus gemileri, belki kuşların sessizliği.. Dedim ya biraz yüksekten izliyorum Karadeniz’i, haliyle renginden belliyorum derin yerlerini.. Sahile yakın sayılırım, dalgaların köpüğünü an ve an izleyebiliyorum. Dalgaya yakın uçan kuşları, sahilin nasıl beyaza büründüğünü… Her şeyi görebiliyorum buradan. Dediğim gibi, çorabımda yok ayağımda… Ama yine de değecek bir manzaranın eşiğindeyim. O yüzden yakınmıyorum, güzel olan her şeyin bir kusuru var, bilirim.. Karadeniz’in yok. Karadeniz kusursuz… Ufku dümdüz bir çizgi.. Bazı yerlerinde gökyüzü kara, bazı yerlerinde bulut bile yok… Acaba kaç fırtına var ilerisinde, kaç balıkçı teknesi ve kaç gemi… Marmara gibi canlı değil belki, ama çok hırçın… Belki de anlatmak istediği bir şey vardır Karadeniz’in… Belki bir düğün, belki bir ölüm…

Çınar
1 Ocak 2016

“Peki insanlar nerede?” dedi Küçük Prens. “İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.”
“İnsanların içinde de öyle hissedersin.” dedi yılan. “Arada pek fark yoktur.”

Belki de hepimizin içinde büyük çöller vardır. Bazımız Leylamızla o çöldeyizdir, bazımız Leylamız yüzünden. Bazımız arada bir o çöle iner, bazımız o çölde müebbettir.

Küçük prense yılanın verdiği cevap gibidir hayat. An gelir insanların içinde yalnız hissedersiniz. Belki tek cümle yeter bunu hissetmenize, belki tek davranış. Belki de tek sezgi.. Öyle ya da böyle ayağınızda hissedersiniz çölün kızgın kumlarını ve yanında esen yalnızlığı.

Bazen çölünüzden çıkar gibi yapıp bir su istersiniz yanınızdakinden, “Susuzum..” dersiniz susuzluktan müzdarip, sonra o çölde biraz daha yürümeye koyulursunuz karşınızdakinin susuzluğunuza aldırış etmeyip su içmesinden.

O yüzden boşuna alınganlık etmeyin, anca ayaklarınız yanar o çölün kumlarında. Siz “Susuzum.” derken karşınızda su içen insana ise hiç kızmayın. Belki o da bir gün, belki o da bir gün anlar derdinizi. Anlamazsa da vay halinize. Ayaklarınızın kızgın kumlara alışması için dua edersiniz atsan atılmaz, satsan satılmaz bir kişiyse. Neticesinde, iyi gelmiyordur dertlerinize. E öyleyse, karışmasında çölünüze..

Çınar
17 Aralık 2015
Sevdiklerinizi hatırlamak için ölmelerine gerek yok

Alman market markası Edeka’nın videosunu izledim geçenlerde. Oldukça etkileyici bir videoydu. Paylaştım twitter sayfamda. Şimdi ise blogumda paylaşmak istedim. Videoyu anlatmak istemiyorum. Yaklaşık 2 dakikalık, herkes tarafından izlenilmesi gereken bir video. İzleyin, yorum sizin..

Kimsenin ölmesine gerek yok yanında olduğunuzu hissettirmeniz için. Kırgınsanız gidin söyleyin, kırgınsa gönlünü alın. Kimsenin yanında olmak için ölmesini beklemeyin. Hayat bu, ölümün ne zaman geleceği belli değil. Kimseyi size kırgın bırakmayın.

Çınar
5 Aralık 2015
Bir düşünme yöntemidir: Yolculuk.

Geçen hafta, Hüseyin ve Ahmet ile birlikte ani bir karar aldık. “Hadi!” dedik, “Vizeler de bitti, güzel bi’ geziye çıkalım.” İkisi de düşünmeden kabul etti, sıra nereye gideceğimizi karar vermeye gelince içimde uktesi olan şehre yani Eskişehir’e gitme önerisini sundum. “Ardından Ankara’ya, onun ardından da Kastamonu’ya gideriz.” dedim. Önerim kabul gördü. Kişi başı şu kadar masrafımız olur, şu arabayla gideriz dedik, gideceğimiz tarihi belirledik, konuyu kapattık. Araç konusunda birkaç sıkıntı çıktı, hallettik. Belirlediğimiz tarih olan 27.11.2015 tarihinde saat öğleden sonra 1 civarı 2013 model, dizel Ford Fiesta’yı aldık. Akşam 7’de Ahmet’in sınavı olduğu için o zamana kadar İstanbul’da vakit öldürdük. Ahmet’te sınavdan çıkınca önce Kurtköy’e, Tayfun abimin yanına, ardından Eskişehir’e, içime sıkıntı sokan o yere yola koyulduk. Zaten yola düşme amacımız da düşünmekti. İyice düşünüp bazı konularda net kararlar verebilmekti. 2000 km yol aldık, düşünüp konuşacak, tartışıp sonuca vardıracak bolca zamanımız oldu. Kastamonu’dan çıkarken artık kararlarımda kesindi. Neyi nasıl yapacağım, kime ne tepki vereceğim, kiminle ilişkimi kesip kimlerle sürdüreceğim.. Her şey netti. Ta ki İstanbul’a gelip o sesi duyana kadar.

O sesi duyunca tüm kararlarım söndü, hepsini bir kez daha döktüm masaya, bir kez daha düşünme kararı aldım. Kıssadan hissesi, çıktığım yolda nereden başladıysam oraya döndüm. Her anlamda…

Bugün son kez bu konuları tartışacağım onunla, son kez başkasının gözüyle yorumlatacağım. Daha da detayına gerek yok. Hayırlısı neyse o olması dileğiyle..

Düşünce yolundan kareler…


Ufuk ÇINAR (@fkcnr) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

IMG_0518

IMG_0557

IMG_0604

IMG_0667

 

IMG_0719

IMG_0738

IMG_0761

IMG_0771

IMG_0809

IMG_0830

IMG_0888

IMG_0895

IMG_0908

IMG_0926

IMG_0947

IMG_0989

LRZR8946

Çınar
1 Aralık 2015
Pazar, Satıcı ve Alıcı

Sosyal medyada kime neyi gösteriyoruz? Bazılarımız vücutlarını sergiliyor, bazılarımız dostlarıyla çekildiği fotoğrafları. Bazılarımız arabasıyla fotoğraf atıyor, bazılarımız yediği yemekleri. Hatta bazılarımız abartıp yatağından görüntü atıyor. Neden?

Arabasıyla fotoğraf çekip atan kişinin söylediği şey, “Benim arabam var.” Güzel fiziği olan kızın söyledi, “Bakın bu benim.” Yemeğini atan, “Bunu yiyorum..” Dostlarıyla fotoğraf atansa, “Bakın ben mutluyum, benim dostlarım var.” Hepsi ego tatmin edici, hepsi “Ben buyum!” deme amaçlı..

Uzun zamandır sosyal medya da fotoğraf paylaşılmasına karşı olduğumu yakın arkadaşlarım bilir, hatta fazla yakınım olanlar bu konu hakkındaki görüşlerimi de bilir. Dilim sivridir, sözüm de acı, ama düşününce hepsi birer birer hak verir. Kısacası, acı olan aslında gerçektir.

Sosyal medya da kendini pazarlamak deyimi vardır. Özellikle büyük şirketler, vakıflar, topluluklar büyük meblağlar karşılığında isimlerini duyurmak, yani kendilerini pazarlamak adına sosyal medyayı kullanır. Bazısı oy toplamak için yapar bunu, bazısı kamuoyu oluşturmak için, bazıları müşteri toplamak için. Hatta bazıları sadece bilinçlendirmek için yapar Green Peace gibi. Peki sıradan bi’ insan neden yapar hiç düşündünüz mü? Sıradan bi’ insan neden kendini pazarlama ihtiyacı duyar?

Beğenilmektir aslında tek istekleri. Sosyal medya ortamında fotoğraf paylaşıp beğeni almayan hiç kimse o fotoğrafları orada tutmaz. Bu kendini pazarlamak istemediği için fotoğraf paylaşımı yapan kişiler haricinde herkes için geçerlidir. Örneği şu profil: Ramazan Özden

Ramazan Özden, abimin okul arkadaşı aynı zamanda dostudur. Profilini incelediğimizde niyetinin ne olduğunu gayet iyi anlayabiliriz. Paylaşmak, bilgilendirmek, öğretmek. Hiçbir fotoğrafını beğenilmek için paylaşmaz, gezdiği yerleri, yediği yemekleri, hatta bazen kendisinin komik hallerini bile yükler sosyal medyaya. Amacı ise “Bakın burada bu var, buraya gidip görün, bakın bunun tadı güzel kesinlikle deneyin.” gibi mesajlardır.

Profilimde Ramazan Özden haricinde ki hesapların %90’ı aşan kısmı kendini pazarlamak adına açılmıştır. Beğenilmezse, kapatılır niteliktedir. Bu beğenilme muhabbeti ise keyfi, hatta nefsi bir durumdur. Nefis ise, kötüdür. Özellikle bayanlarda dikkatimi çeken bu konu çevremdeki insanlara bakış açımı her zaman değiştirmiştir. Tabiri doğruysa g*tü göbeği ortada fotoğraf paylaşan insan kendisine birilerini arıyordur. (Bkz: Hayvanlarda eşleşme çağrıları) Hele ki hayatında birisi olan kişilerin fotoğraf paylaşıyor olmasına ise akıl sır erdiremem. Hayatında birisi olup güzelliklerini sosyal medya da herkese açık şekilde paylaşanlar her zaman tuhafıma gitmiştir.

Demem odur ki sosyal medya da fotoğraf paylaşılması; eşi, sevgilisi olan insanlar için hoş değildir. Kızı için de, erkeği için de. Tabi şimdi siz bu görüşlerime katılmayacaksınız, hatta saçma bulacaksınız. Neticesinde vakti zamanında canımdan bir parça bile başkası saçma dediği için beni saçmalaştırmıştı. Zaten saçma buluyorsanız da ne güzel, sizde vaktin genişliğinden bir nebze almışsınız demektir. Tabii bu da başarı demektir sanırım sizin için. Öyle olsun bakalım. Kısmetiniz bol olsun dostlarım, kısmetiniz bol olsun arkadaşlarım.

 

Çınar
22 Kasım 2015
Aşkın Karanlığı

Sanırım sonunda efkar içeren, aşk-ı ızdırap tarzında bir yazı girecek bu siteye yeniden. Siteyi en başından tekrar oluşturduğum sırada kendime burada aşk içeren yazıların olmayacağını belirtmiştim, şimdi ise bir istisna uygulayarak Tolga Tabu’nun – Git Bahar Gözlüm şarkısı eşliğide çok kısa olmasını umduğum bir yazıya başlıyorum.

Kelimelerim anlamsız bir şekilde aktarılıyor yorgun parmaklarımdan klavyeye; görün, duyun, bilin diye.
Hissetmeyeceksiniz belki ama, şahidim kılayım sizi kendime.
Duymadım, görmedim, bilmiyorum takılırsınız belki sizde.
Takılın, nasılsa hiçbir şekilde derman olmayacaksınız şu küçücük dertlerime.
Kendime eş bilip, dost görüp, gölgeme aldığım insandan bile yok sonuçta çare.
Siz de sadece dinleyin, belki şahit olur da bakışınızı değiştirirsiniz çevrenize.
Konuşmalarımdan hiçbi’ şey anlamadınız elbette.
Takılmış gidiyorum kendi kendime bi’ kafiye.
Anlamı olmasa da saçmalaması rahatlatıyor belki de.
Eee…
Öyle işte, bitireyim Tolga Tabu’nun bir ben kaldım kaldım aşkın karanlığında sözüyle.
Neticesinde Ferdi olsaydı kendime, Tabu paylaşmışsam kalbime.

Çınar
21 Kasım 2015
« İlk...678910...Son »

metin2 bilişim